1. Giriş: Çirkin Şehirler Paradoksu

Türkiye’de şehir ve bölge planlama eğitiminin kurumsallaşmasından bu yana yaklaşık altmış yıl geçti. Bu sürede plancı sayısı, planlama eğitimi veren bölüm sayısı ve plancıların kamuda, yerel yönetimlerde ve serbest bürolarda ağırlığı büyük ölçüde arttı. Bugün hem alt ölçekli imar planlarının hem üst ölçekli planların hazırlanmasında lisans eğitimli plancılar belirleyici aktörlerdir. Mesleğin niceliksel varlığı, kuruluş yıllarıyla kıyaslanamayacak kadar genişlemiştir.

Ne var ki bu genişleme, şehirlerin durumunda karşılığını bulmamıştır. Tersine: düzensiz büyüyen, parçalanmış, yüksek işletme maliyetli, ulaşımı tıkanmış, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren ve estetik açıdan yoksul yerleşmeler son yıllarda ivmelenerek çoğalmıştır. Plancıların “planlı, yaşanabilir, erişilebilir, sosyal ve teknik altyapısı dengeli kentler üretme” iddiasıyla ortaya çıkan sonuç arasındaki açı giderek büyümektedir. Şehre bakan herkesin gördüğü manzara budur; bunu görmek için plan paftasına değil, sokağa bakmak yeterlidir.

Buradan bildirinin temel sorusu doğar: Planlama kapasitesi ve mesleki görünürlük artarken, şehirler niçin giderek daha sorunlu ve çirkin hâle gelmektedir? Bu soruya verilen en yaygın cevap, sorunu uygulamaya havale eder: Planlama vardır, iyidir, ama siyasal müdahaleler, rant baskısı ve yerel uygulamalar yüzünden hayata geçirilememektedir. Bu bildiri bu cevabı yetersiz bulur. Çünkü sürekli ve her yerde “uygulanamayan” bir şeyin sorunu, uygulamada değil, o şeyin kendisinde aranmalıdır. Önerilen tez şudur: Türkiye’de şehir planlaması başarısız olmamıştır; çünkü hiçbir zaman kurulmamıştır. Başarısızlık, kurulmuş bir aygıtın beklenen sonucu verememesidir; kuruluşsuzluk ise o aygıtı aygıt yapan kurucu koşulun ya yanlış-eksik olması ya da hiç yerine gelmemesidir. Şehirlerin durumu, bir uygulama kazasının değil, bir kuruluş eksiğinin görünür yüzüdür.

İzleyen bölümlerde bu tezi adım adım kuracağız. Önce şehirlerin durumunu üreten yapısal kökene, yani kent toprağındaki özel mülkiyet rejimine ve mülksüzün plandaki yerine bakacağız. Ardından planlamanın bir paradigma olarak niçin hiç kurulamadığını, teori ile paradigma ayrımı üzerinden açıklayacağız. Sonra Türkiye’de “imar planı” denen belgenin niçin şehir planlaması sayılamayacağını göstereceğiz. Son olarak kamu yararı, şehircilik ilkeleri ve bilirkişilik kurumundaki çelişkileri ele alacağız.

2. Sorunun Kaynağı: Kent Toprağında Özel Mülkiyet ve Mülksüzün Görünmezliği

Şehirlerin durumunu üreten kök, planın neyi düzenlediğinde gizlidir. Türkiye’de yürürlükteki sistem kenti değil, mülkiyeti düzenler. İmar planları parseller, yapılaşma hakları ve arazi kullanımları üzerinden çalışır; bu nedenle planlama kararlarının doğrudan öznesi mülk sahipleridir. Plan, mülkün değer kazanması için yapılan bir teknik düzenleme aracına indirgenmiştir. Kentin değeri ise toplumsal olarak üretilir: Bir parselin değeri sahibinin emeğinden değil, çevresindeki nüfusun yoğunlaşmasından, kamunun yaptığı yol-su-okul yatırımından, kentin bütününün varlığından doğar. Sistem, toplumsal olarak üretilen bu değeri özel mülkiyet üzerinden tahsil eder; plan kararlarıyla bazı alanlarda değer artışı yaratılır, bazı alanlarda sınırlanır. Böylece planlama, bir mekânsal düzenleme aracı olmaktan çıkar, kentsel rantın üretimi ve dağıtımıyla bağlantılı bir mekanizmaya dönüşür. Şehirlerin çirkinliği, eşitsizliği ve parçalılığı bu mekanizmanın doğal çıktısıdır.

Bu mekanizmanın en görünmez kalan tarafı, mülksüzdür. Burada “mülksüz” dar bir istatistik kategorisi değildir. Resmî istatistik, tek bir konutu olan, oturduğu evin sahibi olan herkesi “mülk sahibi” sayar; oysa planın bu kesime katkısı son derece sınırlıdır. Bu bildiride mülksüz derken kastedilen, kent çevresinde geniş arazileri, tarlaları, apartman ya da ticari yapı yapacak büyüklükte taşınmazı olan kesimin dışındaki herkestir. Kentsel rantı paylaşanlar, bu büyük taşınmazları elinde tutanlardır. Birikimiyle tek bir konut edinen sıradan vatandaş, kira ödeyen, plan değişikliği yüzünden mahallesini terk etmek zorunda kalan, işe gitmek için her gün saatlerce yol yapan geniş kesimler ise yapısal olarak mülksüzdür. Böyle bakıldığında kent nüfusunun büyük çoğunluğu mülksüz kategorisindedir.

Sayılar bu tabloyu doğrular. TÜİK’in 2024 verilerine göre Türkiye’de konut sahipliği oranı yüzde 56,1’e gerilemiş; hanelerin yaklaşık yüzde 44’ü oturduğu konutun sahibi olmaktan çıkmıştır. Düşük gelir grubunda konut sahipliği on yılda yüzde 57,8’den yüzde 45,8’e düşmüştür (TÜİK, 2024). Büyük şehirlerde kiracılık çok daha yaygındır. Ancak plan paftasında mülksüzün yeri yoktur: parseller, emsaller, yapılaşma hakları vardır; kiracı yoktur, güvencesiz çalışan yoktur, kira baskısıyla yerinden olan yoktur. Buna karşılık plan kararlarının faturasını asıl ödeyen bu kesimdir. Yoğunluk artışı mülk sahibinin arsasını değerlendirirken kiracının kirasını yükseltir; dönüşüm kararı mülk sahibine tazminat tanırken kiracıyı yerinden eder; yeni ulaşım yatırımı çevredeki arsaları değerlendirirken mülksüzü daha pahalı bir mahalleye, kent merkezlerinden çok uzak semtlere iter. Mülksüz, planın öznesi değil; her kararının dolaylı ve olumsuz etkilenenidir. Planın dili mülkiyeti görünür, mülksüzlüğü görünmez kılar (Sandercock, 1998; Baysal, 2011).

Toplumsal destek ve meşruiyet sorunu da tam buradan doğar. Bir alanın toplumsal meşruiyeti, kendisinden bir şey bekleyenlerin varlığıyla kurulur. Türkiye’de planlama, kendisinden bir şey bekleyebilecek çoğunluğu baştan dışarıda bıraktığı için bu meşruiyeti hiç edinememiştir; mekânsal planlama kurumunun yasal meşruiyetini sürdürürken toplumsal meşruiyetini yitirdiği, alanın kendi içinde de saptanmıştır (Büyükcivelek, 2021). Mülksüz büyük çoğunluk plandan herhangi bir beklenti taşımaz; çünkü plan onun değil, mülk sahibinin yararına işler.

3. Paradigma Niçin Kurulamadı: Teori ile Paradigma Ayrımı

Şehirlerin durumu ve mülkiyet kökeni ortaya konduğunda, bir adım geriye gidip kavramsal bir ayrım yapmak gerekir. Planlama tartışmalarında “teori” ve “paradigma” sözcükleri çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Bu karışıklık yalnızca terminolojik değildir; sorunun tam kalbinde durur. Çünkü teori sandığımız bir tartışmayı sürdürürken, asıl sorunun paradigma düzeyinde olduğunu gözden kaçırırız.

Teori, belirli bir olguyu açıklamaya ya da belirli bir işi nasıl yapacağımızı söylemeye çalışan kavramsal bir önermedir. Rasyonel-kapsamlı planlama bir teoridir; plancının bilgiyi derleyip en uygun kararı üretebileceğini varsayar. Savunucu planlama (advocacy planning) bir teoridir; planlamanın çatışan çıkarları temsil etmesi gerektiğini söyler. İletişimsel planlama bir teoridir; kararların müzakereyle meşruiyet kazandığını öne sürer. Bu teoriler birbiriyle çelişir, tartışılır, yanlışlanır, revize edilir. Hepsi “nasıl planlamalı?” sorusunun farklı cevaplarıdır.

Paradigma ise bir üst düzeyde işler. Paradigma, teorilerin içinde üretildiği kurucu çerçevedir (Kuhn, 2017). Hangi soruların sorulmaya değer olduğunu, hangi bilgi türlerinin geçerli sayıldığını, hangi aktörlerin özne olarak tanındığını ve başarının hangi ölçütlerle değerlendirileceğini belirler. Paradigma çoğu zaman tartışılmaz; çünkü o, teori tartışmalarının üzerinde durduğu zemindir. Bir teori yanlışlandığında yerine bir başkasını koyarız; ama yanlış olan paradigmanın kendisiyse, teorilerle oyalanmak çözüm getirmez, o zaman teori değiştirmek değil, paradigma aramak gerekir.

Ayrımı somutlamak için planlama alanından iki soru karşılaştırılabilir. “En iyi hangi plan tekniği kullanılmalı?” sorusu teoriktir; yöntem seçimiyle ilgilidir. “Plan kimin için yapılıyor?” sorusu ise paradigmatiktir; planlamanın hangi toplumsal varsayımlar üzerine kurulduğuyla ilgilidir. Türkiye’de onlarca yıldır ağırlıkla birinci soru tartışılmış, ikincisi büyük ölçüde sorulmamıştır. Bu sessizlik tesadüfi değildir: paradigmanın görünmez kalması, tam da onun sorgulanmamasını sağlar. Plancıların çoğunun teori ile paradigmayı karıştırması, bu görünmezliği sürdüren mekanizmanın bir parçasıdır.

Bir planlama paradigmasından söz edebilmek için en az üç koşulun birlikte var olması gerekir: plan kararlarının siyasal pazarlıkların üzerinde bağlayıcılık taşıması; planın değiştirilmesinin istisna, uygulanmasının kural olması ve mesleğin kentle, toplumla ve zamanla kurduğu ilişkiye dair ortak bir epistemolojik zeminin bulunması. Türkiye’de bu koşulların hiçbiri tam anlamıyla oluşmamıştır. Planlama siyasal müdahaleye açık kalmış, değişikliklerle sürekli esnetilmiş, mali araçlardan yoksun bırakılmış, uygulama takvimine bağlanmamış, merkezî ile yerel arasında parçalı işlemiş ve doğrudan muhatabı olması gereken toplumun desteğini alamamıştır. Türkiye’nin şehir planlama yöntemi olan kapsamlı rasyonel planlamanın çözüldüğü, yerine tutarlı bir paradigmanın bir türlü kurulamadığı, Türkiye bağlamında daha önce de gösterilmiştir (Şengül, 2002).

Buradan bu bölümün -ve bildirinin- özlü savı çıkar: Yaygın yorum, Türkiye’de planlama paradigmasının çöktüğünü söyler. Oysa çökebilmek için önce kurulmuş olmak gerekir. Türkiye’de planlama paradigması hiç kurulamamıştır ki çöksün. Bu ayrım önemsiz görünebilir, ama bütün sonuçları değiştirir: Eğer sorun çöküşse çözüm reformdur. Mevzuatı düzelt, kurumu güçlendir, denetimi artır. Eğer sorun kurulamama ise çözüm farklı bir zeminden başlamayı, planlamanın neyi ve kimi düzenlediğini yeniden sormayı gerektirir.

4. “İmar Planı” Şehir Planlaması mıdır?

Türkiye’de şehir planlaması pratikte “imar planı” olarak gerçekleşir. Oysa adındaki “plan” sözcüğüne karşın imar planı, gerçek anlamıyla bir plan değildir. Bu yargı bir retorik değil, mesleğin kendisiyle bir hesaplaşmadır. Bir düzenlemenin plan sayılabilmesi için taşıması gereken kurucu unsurlardan imar planı yapısal olarak yoksundur. Bu bölüm bu eksiklikleri sırayla ele alır.

4.1. Zamanı Olmayan Plan

Gerçek bir plan, zamana dayalı bir programdır: Kararların öncelik sırasını belirler, hangi adımın ne zaman atılacağını tanımlar, geleceğe dönük bağlayıcı bir öngörü kurar. İmar planı ise zaman boyutu içermez. Hazırlanıp ilgili idareye teslim edildikten sonra, planın hayata geçişi bütüncül bir takvime bağlanmaz. Yıllara, aylara, haftalara yayılmış bir uygulama programı olmayan, kararlarının ne zaman gerçekleşeceğini söylemeyen iki boyutlu bir çizim, gelecek tasarımı değil, duvara bir resim gibi asılan ve mevcut eğilimlerin düzenlenmiş bir haritasıdır. Planın değil, mekânsal tasvirin ifadesidir.

4.2. Kaynağı Tanımsız Plan

Plan, mali araçlarla desteklenmek zorundadır; kararlarının arkasında bir finansman modeli olmalıdır. İmar planı bunu da taşımaz. Altyapı ve sosyal donatı yatırımları, planla doğrudan ilişkilendirilmeyen, eşgüdümsüz zaman dilimlerinde, belediyeler ve ilgili kurumlarca gerçekleştirilir; çoğu zaman da hiç gerçekleştirilmez. Finansman modeli içermeyen, kaynağı tanımlanmamış bir çizim, gelecekte ne yapılacağını söyler ama nasıl gerçekleşeceğini söyleyemez. Bu yüzden donatı kararları çoğu kez kâğıt üzerinde kalır; kentin sosyal ve teknik altyapısı plandan değil, piyasanın o günkü koşullarından türer.

4.3. Uygulama Araçlarının Yanlışlığı: DOP Örneği

Planın kararlarını gerçeğe dönüştüren uygulama araçları da yapısal olarak yanlış kurulmuştur. Bunun en somut örneği Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) uygulamasıdır. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca, arazi ve arsa düzenlemesinde düzenlemeye giren parsellerden, düzenlemenin gerektirdiği donatı alanları için belli bir oran (azami yüzde kırk beş) kesilir. Yaygın savunma şudur: “Yeni alanları imara açıyoruz ama DOP kesiyoruz, donatı alanları kamuya kazandırılıyor, demek ki plan kamu yararı üretiyor.” Bu argüman, basit bir sorunun önünde dağılır: DOP gerçekten bir kamu yararı mıdır, yoksa imar hakkının teknik ön koşulu mu?

Teknik gerçek şudur: Bir alan imara açıldığında yollar, parklar, okullar ve diğer donatılar ayrılır ve bunlar parsellerden düşülür. İlk bakışta bir fedakârlık gibi görünür. Oysa donatı alanları, o arazinin yapılaşabilir hâle gelmesinin koşuludur; emsal hakkının kullanılabilmesi için gereklidir, arsaya değer kazandıran kentsel dokuyu oluşturur. Donatısız bir arazinin değeri tarımsal üretimi kadardır; o araziyi katlanan değerde bir arsaya çeviren, kamunun getirdiği yol, su, kanalizasyon, okul ve parktır. Üstelik bu altyapıların bedelini de kamu öder. Kentin çeperindeki büyük bir araziyi parselleyip satmak isteyen bir kişi, plancı hiç işe karışmasa bile bu donatıların önemli kısmını kendiliğinden ayıracak, hatta altyapı ve donatı maliyetini gönüllü olarak üstlenecektir; çünkü ancak böyle bir düzenleme satılabilir bir yerleşim üretir. Dolayısıyla DOP, mülk sahibi için gerçekte bir kayıp değildir; yalnızca aşırı kazancının küçük bir kısmının azalmasıdır. Kamu için de gerçek bir kazanım değildir; çünkü değer artışının gerçek büyüklüğünü ölçmez, yalnızca teknik imar koşullarını tanımlar. En iyimser hâliyle DOP, kamu adına alınması gerekenin çok altında küçük bir tazminattır. Ayrıca kamuya, arsaların işlev kazanması, getiri elde etmesi için çok ağır bir altyapı yatırımı ve kentsel donatıların gerçekleşmesi maliyeti kalır. Bu nedenle DOP, kamu yararının kanıtı değil, rantın mekânsal mühendisliğidir.

Dikkat çekici olan, plancının kullandığı dildir. Donatı için arsadan ayrılan yerler plancının ağzında “kayıp”, “kesinti”, “ifraz kaybı”, “Düzenleme Ortaklık Payı” olur, sanki donatılar olmasa o arazi o değere zaten ulaşacakmış gibi. Bu sözcükler plancının kullandığı kelimelerdir, ama anlam arazi sahibinin diline aittir. Plancı, söylemde olmasa da pratikte arazi sahibinin gözüyle düşünmeye başlamıştır. Oysa imar değer artışının kamuya kazandırılması (land value capture) konusunda gelişmiş örnekler, değer artışının gerçek büyüklüğünü ölçen ve büyük bölümünü kamuya aktaran mekanizmalar kurmuştur; Türkiye’nin DOP uygulaması bu karşılaştırmada zayıf kalır (Peterson, 2009; Ingram ve Hong, 2012). Bu eksiklik erken dönemde de saptanmıştı: imar öncesi ve sonrası değer farkının kamuya kazandırılması yerine yalnızca donatı kesintisiyle yetinilmesi, rantın büyük bölümünü özel elde bırakır (Keleş vd., 1999).

4.4. Rant Dağıtım Aracından Öteye Geçemeyen Plan

Zaman, kaynak ve doğru uygulama aracı olmayınca, plana geriye yalnızca tek bir işlev kalır: değer üretmek ve dağıtmak. Plan, kentin bütününü yönlendiren bir araç olmaktan çıkıp parsel ölçeğinde müzakere edilen bir belgeye dönüşür. Kararlarıyla bazı parsellerde değer yaratır, bazılarında sınırlar; böylece kentsel rantın kime, nerede, ne kadar dağıtılacağını belirleyen bir mekanizma hâline gelir. Bu durumun en açık göstergesi, plan değişikliğinin olağanlaşmasıdır. Plan değişikliği istisnai bir düzeltme olmaktan çıkmış, sistemin olağan işleyişi hâline gelmiştir; her değişiklik çoğu kez yeni bir rant operasyonudur (Kahraman, 2011). Bakanlığın Plan İşlem Numarası (PİN) verilerine göre yürürlükteki imar planı ve plan değişikliği sayısı 140 binin üzerindedir (ÇŞİDB, e-Plan Otomasyon Sistemi); sistem kurulduğundan bu yana yılda ortalama 12 bin işlem üretilmiştir. Bu, Türkiye’nin plansız değil, “aşırı planlı” bir ülke olduğunu gösterir. Sorun planın yokluğu değil, planın anlamını yitirecek kadar çoğalmasıdır.

Bu işleyişin bir başka yüzü, planın hiçbir zaman “başarısız” sayılmamasıdır. Planlar uygulanmaz, değiştirilir, delinip geçilir; ama kimse “bu plan başarısız oldu” demez. Çünkü planın başarı ölçütü hiçbir zaman açıkça tanımlanmamıştır: başarı tanımlanmadığında başarısızlık da tanımlanamaz, başarısızlık tanımlanamadığında sorumluluk üretilemez, sorumluluk üretilemediğinde de aynı kararlar tekrarlanır. Bu hesap vermezlik bir ihmal değil, sistemin işleyiş biçimidir ve toplumsal meşruiyeti aşındırır. Gans’ın yarım yüzyıl önceki uyarısı hâlâ tazedir: planlama insanlar için değil, binalar için yapılmakta; kendi başarısını insanların yaşam kalitesiyle değil, ürettiği plan ve ruhsat sayısıyla ölçmektedir (Gans, 1969).

4.5. Mülksüzü ve Kentin Geri Kalanını Dışlayan, Kamusal Desteği Olmayan Plan

Bütün bu eksikliklerin toplamı, planın öznesinde düğümlenir. İmar planı, büyük mülk sahibi dışında kalan herkesi -yani kentin büyük çoğunluğunu- fiilen dışlar. Planın hukuki nesnesi parsel, öznesi mülk sahibidir; mülksüz ise plan paftasında yer almaz. Plan dili “kent için”, “kentliler için”, “kamu yararı için” konuşur; ama planın teknik gerçekliği mülkiyet birimine konuşur. Bu asimetri, planın toplumsal desteğini yapısal olarak imkânsız kılar: Kentin geri kalanı plandan bir beklenti taşımaz, çünkü plan onu muhatap almamıştır. Şehir Plancıları Odası’nın kendi etik ilkeleri bile bu gerilimi tanır; “özel mülkiyetin kamusal yarar amacıyla sınırlanabileceği” ilkesini öne çıkarır ama plan kararlarının hukuki nesnesi parsel olduğu sürece bu ilke yapısal olarak uygulanamaz kalır. Bir belge, kentin çoğunluğunu dışlıyor ve kimseden destek görmüyorsa, o belge şehir planı olarak adlandırılmayı hak etmez.

5. Üç Çelişki: Kamu Yararı, Şehircilik İlkeleri ve Bilirkişilik

İmar planının şehir planlaması sayılmasındaki yapısal sorunlar, üç kurumsal kavramda yoğunlaşır. Bu üç kavram -kamu yararı, şehircilik ilkeleri ve bilirkişilik- planın meşruiyetini taşıdığı varsayılan kavramlardır; oysa her biri, kuruluşsuzluğun farklı bir yüzünü açığa çıkarır.

5.1. Kamu Yararı: Tekil Değil, Tartışmalı

Plan kararlarının meşruiyeti büyük ölçüde “kamu yararı” kavramına dayanır; yoğunluk kararları, kullanım değişiklikleri, kamulaştırmalar hep bu gerekçeyle savunulur. Kavram planlama için zorunludur. Çünkü planlama mülkiyet hakkına doğrudan müdahale eder ve bu müdahale ancak kamu yararıyla temellendirilebilir. Sorun, kavramın içeriğinin nadiren açıkça tanımlanmasıdır. Modern kentte çıkarlar homojen değildir: mülk sahibi ile kiracı, yatırımcı ile yerleşik nüfus, yüksek gelir ile düşük gelir çoğu zaman zıt çıkarları temsil eder. Kamu yararını “herkesin yararı” olarak tanımlamak, bu çatışmayı görünmez kılar ve gerçek özneyi gizler. Asıl soru hep aynıdır ve çoğu kez yanıtsız kalır: tarif edilen yarar, kimin yararınadır (Bal, 2006). Kamu yararı eşit dağıtım değil, ihtiyaç öncelikli adil dağıtım demektir; başlangıç koşulları eşit olmayan bir zeminde eşit muamele eşitsizliği pekiştirir (Rawls, 2017). Planlama gerçekten kamusal bir disiplin olacaksa, en güçlü aktörün pazarlık kapasitesine göre değil, en kırılgan kesimin yaşam güvencesine göre taraf olmak zorundadır.

5.2. Şehircilik İlkeleri: Önceden Kurmak mı, Sonradan Yargılamak mı?

Şehircilik ilkeleri çeşitli kaynaklarda uzun listeler hâlinde sıralanır: Bütünlük, kademeli birliktelik, sürdürülebilirlik, katılım, erişilebilirlik, yaşam kalitesi. Ne var ki Türkiye’de bu ilkelerin en belirgin işlevi, plan yapım sürecini yönlendirmek değil; plan tamamlandıktan sonra devreye giren yargısal denetim ölçütleri hâline gelmeleridir. Bir plan hazırlanırken kararların hangi ilkeye dayandığı çoğu zaman açıkça tartışılmaz; ama dava açıldığında “plan bütünlüğünün bozulması”, “kademeli birlikteliğe aykırılık”, “kamu yararına aykırılık” gibi ifadeler planın kaderini belirler. Buradaki paradoks çarpıcıdır: ilkelerin içerikleri belirsizdir, ama sonuçları bağlayıcıdır. Hangi ilkenin nasıl uygulanacağı, ilkeler çatıştığında hangisinin öncelikli olacağı tanımlı değildir; buna rağmen diğer ilkelerin tümünü karşılasa bile tek bir ilkeye aykırılık bir planı iptale götürebilir. Üstelik yeni ilkeler eklendikçe -dirençlilik, sürdürülebilirlik, katılım- tablo netleşmez, yorum alanı genişler. Bu “ilke enflasyonu”, planlamayı savunmacı bir faaliyete dönüştürür: Planın amacı kent için en doğru kararı üretmek değil, ileride açılacak davalara karşı savunulabilir bir belge hazırlamak hâline gelir. Türkiye’de planlama, ilkelerin önünde değil arkasında yürür. İlkeler çizilmiş bir plan karşısında her zaman soyuttur. Kullanana ve yorumlayana göre değişik içerikler, yargılar oluşturur

5.3. Bilirkişilik: Belirsizlik ve Öznenin Kayması

Kamu yararının ve ilkelerin içeriksizliğinin en somut kurumsal yansıması bilirkişilik pratiğidir. Plan kararlarına karşı açılan davalarda mahkemeler teknik konularda bilirkişiye başvurur; bu meşru ve zorunlu bir mekanizmadır. Sorun mekanizmada değil, işleyişindedir. Bilirkişi raporları çoğu zaman “plan bütünlüğü bozulmuştur”, “şehircilik ilkelerine aykırıdır” gibi ifadelerle sonuçlanır ve bu ifadeler yargı kararında bağlayıcı hâle gelir; ancak hangi ilkenin nasıl ihlal edildiği çoğu kez somut gösterilmez. Aynı plan için bir aşamada uygunluk veren bir heyetin, başka bir aşamada başka bir heyetçe aykırı bulunabilmesi, ilkenin kendisinden değil, yorum alanının sınırsızlığından kaynaklanır. Burada kritik bir kayma yaşanır: planlama kararını asıl üreten -analiz yapan, alternatif değerlendiren, kararı gerekçelendiren- plancının takdir yetkisi, giderek yargı ve bilirkişilik mekanizmalarına devredilir. Sonuçta plancı karar üretir ama karar plancının değildir; bilirkişi görüş verir ama o görüş planlama değildir; yargı hüküm kurar ama o hüküm çoğu zaman planlama bilgisiyle değil, belirsiz ilkelerin yorumuyla şekillenir. Planlama öznesinin bu biçimde parçalanması, kuruluşsuzluğun kurumsal tamamlayıcısıdır.

6. Sonuç: Reform Değil, Kuruluş Sorusu

Bu bildiri, alana tanıdık bir soruyu “Türkiye’de planlama neden başarısız?” bir başka soruyla değiştirmeyi önerdi: “Türkiye’de planlama hiç kuruldu mu?” Bu yer değiştirme önemsiz görünebilir, ama bütün sonuçları değiştirir. Şehirlerin durumundan yola çıktık; bu durumun bir uygulama kazası değil, bir kuruluş eksiğinin görünür yüzü olduğunu gösterdik. Kökeni kent toprağındaki özel mülkiyet rejiminde ve mülksüzün plandaki görünmezliğinde bulduk. Paradigmanın niçin hiç kurulamadığını teori–paradigma ayrımıyla açıkladık. “İmar planı”nın niçin şehir planlaması sayılamayacağını -zamansızlığı, kaynaksızlığı, uygulama araçlarının yanlışlığı, rant dağıtımına indirgenmesi ve kentin çoğunluğunu dışlaması yüzünden- ortaya koyduk. Kamu yararı, şehircilik ilkeleri ve bilirkişilik kurumundaki çelişkilerin hepsinin aynı kurucu eksiğin farklı yüzleri olduğunu gördük.

Başarısızlık tanısı reform reçetesi yazdırır: Yeni yasalar, yeni kurumlar, yeni teknikler, yeni katılım süreçleri. Bu reçetelerin her biri kıymetlidir; ama kurucu koşul yerine gelmediği sürece hepsi döngüseldir. Çünkü reform var olan bir şeyi düzeltir; oysa burada düzeltilecek değil, kurulacak bir şey vardır. Kent toprağı mutlak özel mülkiyetin nesnesi olarak kaldığı sürece, en katı denetim bile sonunda bir rant haritası üretir; en güçlü kurum bir mülk değerleme bürosuna, en eğitimli plancı bir parsel uzmanına dönüşür. Bir paradigma ancak bir kez kurulduktan sonra dönüşebilir (Kuhn, 2017); kuruluşsuz bir zeminde yapılan her reform, eksik koşulun etrafından dolaşıp aynı yere döner.

Yine de kuruluşsuzluk tanısı bir umutsuzluk beyanı değil, bir olanağın adıdır. Bozulmuş bir şeyi onarmakla hiç kurulmamış bir şeyi inşa etmek farklı işlerdir; ikincisi daha zordur, ama temelden başlama hakkını da birlikte getirir. Dünya Şehircilik Günü kolokyumlarının birikiminin bugün yapabileceği en değerli iş, belki de yeni bir reform önerisi eklemek değil, alanı kendi kuruluş sorusuyla yüzleştirmektir: “Daha iyi nasıl planlarız?” sorusundan önce, “acaba gerçekten planlama kurduk mu?” diye sormak. Bu soru rahatsız edicidir, çünkü mesleğin kendini üzerine kurduğu varsayımı sarsar; ama tam da bu yüzden gereklidir. Kurulamamış olan, doğru kurucu koşulla -kent toprağını kamu yararına tabi kılan, mülksüzü de özne olarak tanıyan bir zeminle- yeniden kurulabilir.