1. Giriş: Adaletin Planlamaya Yüklenen Misyonu

Şehir planlama söylemi, özellikle son otuz yılda, kendini yalnızca teknik bir uygulama olarak değil, mekânda adaleti üreten bir etik pratik olarak da tanımlamaya başladı. “Adil kent”, “mekânsal adalet”, “kamu yararı”, “katılımcılık” kavramları mesleki dilin merkezine yerleşti; akademik metinlerde, meslek örgütü belgelerinde ve kongre çağrılarında planlama, çoğu kez toplumsal adaleti savunan ve mekânsal zeminini üreten bir alan olarak anılır oldu. Bu kavramlar boş değildir ve bu bildiri onları küçümsemez. Onları kullanan plancıların büyük çoğunluğu gerçekten daha adil kentler kurmak ister; mesleki eğitimleri boyunca bu inançla donatılırlar. Sorun niyette değil, iddianın kendisindedir.

Bu bildirinin sorusu şudur: Şehir planlama, kendisine yüklenen bu adalet misyonunu üretebilir mi? Soruyu iki düzeyde ele alacağız. Birincisi kavramsaldır ve çoğu zaman hiç sorulmaz: “Mekânsal adalet” ya da “adil kent” derken, adalet tam olarak kimin için ve neyin üzerinden istenmektedir? İkincisi yapısaldır: Özel mülkiyet rejimi altında, kararlarının hukuki muhatabı parsel olan bir planlama, bireyler arasında bir adalet üretebilecek araçlara sahip midir? Bildiri, önce bu iki düzeyde adalet söyleminin sınırlarını gösterecek, ardından olumsuz bir saptamada kalmayıp planın gerçekten katkı sunabileceği daraltılmış bir adalet alanının ve onun ön koşullarının ne olduğunu tartışacaktır.

Baştan bir kavram ayrımı gereklidir. “Planlama” geniş anlamıyla toplumsal-ekonomik bir süreci de imleyebilir; bu bildiride kastedilen ise dar ve somut anlamıyla şehir planlama, yani imar planı yapımı ve uygulamasıdır. Adalet söyleminin teorik dayanaklarını kuran düşünürlerin çoğu, Rawls bir adalet kuramcısı, Harvey ve Lefebvre kentleşmeyi makro-toplumsal bir süreç olarak ele alan kuramcılardır, dar anlamda imar planından söz etmez. Söylemin gücü ile pratiğin sınırı arasındaki açının bir kaynağı da budur: makro-toplumsal kuramdan ödünç alınan bir adalet beklentisi, dar bir teknik pratiğin üzerine giydirilmektedir (Fainstein, 2010; Young, 1990).

Bu tartışma alana yabancı değildir; tersine, Dünya Şehircilik Günü’nün 46. Kolokyumu da (Eskişehir, 2022) “Toplumda ve Mekânda Adalet” başlığını taşıyordu ve adaleti planlamanın gündemine bir kez daha yerleştirdi. O kolokyumun bizzat açılışında, meslek örgütünün kendisi çarpıcı bir saptama yaptı: Planlama mesleği safını geniş halk kesimlerinin yanında ilan etse de, güncel pratiklerinin çoğu adaleti ve refahı sağlamak şöyle dursun, geniş tabana yayılmış adaletsizlikler üretmektedir (Serter, 2023). Bu itiraf, bu bildirinin de çıkış noktasıdır: Söylem ile pratik arasında, meslek örgütünün dahi teslim ettiği bir açık vardır. Kolokyumun çerçeve sunuşu ise adaletsizliğin kaynağını mülkiyet, rant ve iktidar üçgeninde arar; neoliberal kentleşmede bireyin “var olmakla değil sahip olmakla” değerlendirildiğini ve kentsel mekânın hiçbir zaman tarafsız olmadığını vurgular (Kahraman ve Demir Kahraman, 2023). Bu çözümlemeyle önemli bir ortaklığımız vardır. Ayrıştığımız nokta ise şudur: anılan yaklaşım adaletsizliği büyük ölçüde iktidarın “istisna” yaratan tercihlerine bağlar; bu bildiri ise adaletsizliğin istisnai değil olağan olduğunu, yani hiçbir istisna olmadan, hukuk tümüyle olağan işlediğinde bile planlamanın, mülkiyeti özneleştiren yapısı gereği, adalet üretemeyeceğini savunur. Sorun egemenin istisnasında değil, planlamanın kurucu özne tanımındadır.

2. “Mekânsal Adalet” Kimin İçin? Bir Kavramsal Çözümleme

Adalet söyleminin en az sorgulanan yanı, nesnesidir. “Mekânsal adalet” bileşik kavramı, adaletin mekâna ilişkin olduğunu söyler; ama mekân, planlama açısından tek anlamlı bir şey değildir. En az üç farklı nesne bu sözcüğün altında gizlenir ve hangisinin kastedildiği neredeyse hiç açıklanmaz.

Birincisi, dar ve teknik anlamıyla mekânın kendisidir: parsel, ada, arazi yüzeyi. Plan fiilen bunu biçimlendirir- kullanım, yoğunluk, yapılaşma hakkı kararları parsel ölçeğinde verilir. Eğer “mekânsal adalet” parseller arası bir eşitlik ise, bu en somut ama aynı zamanda en sorunlu okumadır; aşağıda göreceğimiz gibi, mülkiyetin var olduğu bir düzende parseller arası objektif bir adalet matematiksel olarak da kurulamaz. İkincisi, soyut bir bütün olarak kenttir: “adil kent”, “kentin tamamı için yarar”. Bu okumada adalet, somut bir özneye değil, kişiselleştirilmiş bir soyutlamaya -kente- atfedilir; oysa kentin kendisi adaletin öznesi olamaz, çünkü kent acı çekmez, hak talep etmez, mağdur olmaz. Üçüncüsü, kentlilerdir: kentte yaşayan insanlar. Adaletin gerçek öznesi ancak bu olabilir; ama tam da burada planlamanın aracı ile hedefi arasındaki uçurum açılır.

Çünkü adalet, özneleri ve nesneleri olan bir kavramdır. Bir adalet iddiası, şu soruları yanıtlamak zorundadır: Kimin için? Neyin dağıtımında? Hangi ölçütle? Kim hükmedecek? Bunları şehir planlamaya uyguladığımızda, söylemin zemini hızla zayıflar. Adaletin öznesi birey midir, yoksa grup ya da sınıf mıdır? Plan bireyi tanımaz; tek tek yurttaşların yaşam koşullarını değil, parselleri ve bölgeleri düzenler. Öyleyse plan, bireysel adaletin değil, en fazla grupsal-mekânsal bir dağıtımın aracı olabilir. Peki adaletin ölçütü nedir: eşitlik mi, ihtiyaç önceliği mi, hak mı? Plan bunların hangisini gözeteceğini tanımlamaz. Ve en can alıcısı: Adaletin sağlanıp sağlanmadığını kim, hangi teraziyle ölçecek? Adalet, tanımı gereği bir tartma, bir yargı işidir; yargıcın bir terazisi, bir ölçütü, bir yetkisi vardır. Plancının böyle bir terazisi yoktur. Plancı, ne adaleti ölçecek bir ölçüte, ne onu sağlamakla resmen görevlendirilmiş bir yetkiye, ne de sonucu denetleyecek bir mekanizmaya sahiptir. Adalet kavramı, plancıya verilmemiş bir yargı yetkisini varsayar.

Bu çözümlemenin sonucu şudur: “Mekânsal adalet” söylemi, çoğu zaman öznesi belirsiz, nesnesi tanımsız, ölçütü yok ve faili yetkisiz bir kavram olarak dolaşıma girer. Söylemin gücü, tam da bu belirsizlikten gelir; çünkü hiçbir şeyi taahhüt etmeyen bir kavram, hiçbir zaman yanlışlanamaz. Adalet adına konuşmak, adalet sağlamaktan çok daha kolaydır.

3. Yapısal Sınır: Başlangıç Eşitsizliği Plandan Öncedir

Kavramsal belirsizlik bir yana, asıl sınır yapısaldır. Şehir planlamanın adalet üretip üretemeyeceğini anlamak için, eşitsizliğin nerede ve ne zaman üretildiğine bakmak gerekir. Adalet, plan sürecine çoğunlukla sonradan çağrılan bir ölçüttür: Önce plan kararının teknik rasyonalitesi kurulur, sonra karar “adil mi” diye tartışılır. Oysa sorulması gereken soru daha önceliklidir: Planlamanın gidermeyi vaat ettiği eşitsizlik, plan kararlarıyla mı üretilmiştir, yoksa onlardan önce mi vardır?

John Rawls’un adalet kuramı, “hakkaniyet olarak adalet” tezi etrafında, eşitsizliklerin ancak en dezavantajlıların lehine olduğu ölçüde meşru sayılabileceğini savunur; “fark ilkesi” dağıtımsal adaletin ahlaki sınırını çizer (Rawls, 2017). Ancak Rawls’un çerçevesi şehir planlamaya taşındığında, eşitsizliğin üretildiği mekânsal zemini- mülkiyet yapısını, tarihsel arazi dağılımını, sermaye birikimini veri olarak kabul eder. Parsel büyüklükleri, konum avantajları, erişilebilirlik farkları, spekülatif birikim süreçleri planlamanın ürünü değildir; planlama bu zemine sonradan müdahale eder. Bu durumda fark ilkesi, şehir planlama bağlamında güçlü bir normatif hedef olmaktan çok, soyut bir etik beklentiye dönüşür. Çünkü planlama, başlangıç eşitsizliğini kuran değil, onun içinde hareket eden bir mekanizmadır.

Bu yapısal körlük, hukuki çerçeveye de yansır. Türkiye’nin İmar Kanunu ve ilgili yönetmeliklerinin hiçbirinde “kentsel adalet”, “yaşanabilirlik” ya da “kentli hakları” kavramlarına en küçük bir atıf bile bulunmaz; mekânsal düzenlemeyi yöneten temel hukuki çerçeve, bu kavramları yabancı sayar (Sakar, 2016). Adalet, planlama hukukunun değil, planlama söyleminin sözcüğüdür.

4. Mekânın Tarafsız Olmaması ve Söylemin İşlevi

Mekânın kendisi de tarafsız değildir. Lefebvre’ye göre mekân, toplumsal ilişkilerin hem ürünü hem de yeniden üretim aracıdır; teknik bir zemin değil, güç ilişkilerinin kristalleştiği bir alandır (Lefebvre, 2014). Eğer mekân zaten eşitsiz toplumsal ilişkiler içinde üretilmişse, planlamadan bu eşitsizliği nötralize etmesini beklemek temelsizdir. Planlama mekânın üretiminin dışında, yansız bir hakem konumunda değildir; tam ortasındadır. Bu nedenle planlama, adalet üretmekten önce, mevcut eşitsizliklerin mekânsal biçimini yeniden dağıtır.

Harvey ise mekânsal adalet söyleminin, kapitalist kentleşme süreçlerinde çoğu zaman krizleri yönetmek ve meşruiyet üretmek için dolaşıma sokulduğunu belirtir (Harvey, 2003; 2013). Bu çerçevede adalet, eşitsizliği ortadan kaldıran değil, onu kabul edilebilir kılan bir söyleme dönüşebilir. Buradaki ayrımı dikkatle kurmak gerekir: Şehir planlama eşitsizliği tek başına üreten mekanizma değildir; ama onu ortadan kaldıran da değildir. Planlama, eşitsizliğin mekânsal düzenleyicisidir. Kentsel dönüşüm alanlarında “adil paylaşım” söylemiyle üretilen kararların, mülksüzleri süreç dışında bırakırken mülk sahipleri arasında yeni rant farklılıkları yaratması bunun tipik örneğidir: Adalet dili korunur, eşitsizlik biçim değiştirir.

5. Ontolojik Sınır: Plan İnsanı Değil Araziyi Özneleştirir

Bütün bu sınırların altında tek bir yapısal olgu yatar. Şehir planlama söylemi “insan odaklılık”, “toplumsal fayda”, “kamu yararı” gibi kavramlarla konuşur; ama plan yapım tekniğinin ve hukukunun yapısal dili incelendiğinde görülen şudur: Plan öncelikle insanı değil, araziyi düzenler. Karar nesnesi nüfus değil parsel, özne topluluk değil mülkiyet birimidir. Plan kararları şu sorular üzerinden işler: Bu parselde hangi kullanım, bu alanda hangi yoğunluk, bu bölgede hangi yapılaşma hakkı? Rawls’un dağıtımsal adaleti bireyler arası eşitsizliği esas alır; oysa plan bireyler arası değil, parseller arası düzenleme yapar. Adalet birey üzerinden, plan kararları mülkiyet üzerinden işler. İkisi farklı ontolojik düzlemlerdedir.

Bu nedenle, çoğu kez varsayıldığının aksine, planlamanın parsel ölçeğinde bile- yani kendi öz alanında, mekânın teknik düzenlenmesinde bile, objektif bir adalet üretmesi mümkün değildir. Bir plan kararını düşünelim: Aynı paftada iki komşu parselden biri donatı alanına (yola, parka) ayrılırken diğeri yüksek yoğunluklu yapılaşma hakkı kazanır. Karar teknik olarak tutarlı, plan bütünlüğü açısından rasyonel olabilir; ama mülkiyet etkileri bakımından sonuçlar dramatik biçimde farklıdır: Biri değer kaybeder, öteki servet kazanır. Bu fark, planın “adaletsizliğinden” değil, planın özel mülkiyet zemini üzerinde işlemesinden kaynaklanır. Kullanımların ve yoğunlukların dağıtımı, plancının zorunlu olarak öznel seçimleridir; hangi parselin nereye, ne kadar yoğunluk alacağı nesnel bir formülden değil, takdirden çıkar. Mülkiyetin var olduğu bir düzende, bu takdirden bireylere yönelik mekânsal bir eşitlik- yani herkese eşit değer, eşit hak, matematiksel olarak da çıkamaz. Plan kaçınılmaz olarak kazananlar ve kaybedenler üretir; eşit dağıtım, mülkiyet parselleri eşit olmadığı için baştan imkânsızdır.

6. Plancının Yanılsaması: Sınıflar Üstü Özne Miti

Şehir planlama eğitimi plancıya belirli bir dünya görüşü aşılar: Kent bütüncül bir sistemdir, plancı bu sistemi analiz ederek en iyi kararı üretebilir, plan tarafsız ve bilimsel bir belgedir, kamu yararı teknik rasyonalite aracılığıyla saptanabilir. Bu çerçeve içinde plancı kendini sınıflar üstü, çıkarlar üstü, siyaset üstü bir konuma yerleştirir; “ben toplumun tamamına hizmet ediyorum” der ve buna içtenlikle inanır. Bu inanç, planlamanın en köklü yanılsamasıdır.

Çünkü plancı hiçbir zaman toplumun tamamına değil, belirli bir kesimine hizmet etmek durumundadır. Günlük çalışmasında kimin talebine muhatap olur? Arsa sahibi gelir, değer artışı ister; müteahhit gelir, emsal artışı ister; belediye yönetimi gelir, büyük proje ister. Bunların tümünün plan sürecine erişimi ve baskı kurma kapasitesi vardır. Kiracı gelmez, çünkü planın muhatabı değildir; mülksüz gelmez, çünkü plana dahil olan bir arazisi, katılım toplantısına gidecek vakti ve planlama dilini bilmesi yoktur. Flyvbjerg’in onlarca yıllık saha çalışmasının gösterdiği gibi, kararlar güç ilişkilerini takip eder: İktidar rasyonaliteyi üretir, rasyonalite iktidarı değil (Flyvbjerg, 1998). Plancı teknik dili kullanarak tarafsız göründüğünde, çoğu kez farkında olmadan mevcut güç dengesini yeniden üretir; Bourdieu’nun “sembolik şiddet” kavramının tarif ettiği gibi, egemen ilişkiler onları meşrulaştıran bir dil aracılığıyla yeniden üretilir (Bourdieu, 1990). Plancı bu mekanizmanın hem uygulayıcısı hem de bir bakıma kurbanıdır.

Bu görünmezliğin alandaki çalışmalarda nasıl ele alındığı da dikkate değer. Aynı 46. Kolokyum’da kırılgan birey ve grupların kamusal alandaki “var/yok olma” pratikleri incelenmiş; farklı kırılganlık hallerini yaşayanların sosyo-mekânsal dışlanması ortaya konmuştur (Akçakaya Waite ve Akarsu, 2023). Bu çalışmalar değerlidir ve gözlemlerimizle örtüşür; ancak dışlanmayı çoğunlukla sosyolojik ya da kimliksel bir kırılganlık olarak tanımlar. Bu bildirinin önerdiği çözümleme bir adım daha gider: Dışlanmanın kökeni yalnızca kırılganlık değil, mülkiyet ilişkisidir. Plan, kırılgan olduğu için değil, parseli olmadığı için kişiyi muhatap almaz. “Dar gelirli”, “yoksul”, “kırılgan grup” gibi kavramlar dışlanmayı betimler; ama onu üreten yapıyı, yani mülksüzlüğü adlandırmaz. Adaletin önündeki engel, bir grubun kırılganlığından önce, planın öznesini mülkiyet üzerinden tanımlamasıdır.

Bu, plancıyı suçlamak değildir. Güçlünün yanında yer almak çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, sistemin dayatmasıdır; mülkiyet rejimi planın muhatabını belirler. Ama yapısal zorunluluk, bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Plancı her kararında bir tercih yapar; o kararın kimin lehine, kimin sırtına işlediğini bilmek ya da bilmemeyi seçmek, etik bir tutumdur. Meslek etiği yalnızca mevzuata uymakla değil, kararın kimin sırtına bindiğini görmeyi reddetmemekle başlar.

7. Peki Plan Nasıl Bir Adalet Kurabilir?

Buraya kadarki çözümleme olumsuzdur: Şehir planlama, mevcut kurgusuyla bireysel ya da mekânsal bir adalet üretemez; üretebildiği şey adalet söylemidir. Ancak bu saptama bir umutsuzluk beyanı değil, sınırın doğru çizilmesidir. Sınır doğru çizildiğinde, planın gerçekten katkı sunabileceği daraltılmış ama somut bir adalet alanı da görünür hale gelir. Planın bireyler arası eşitlik kuramayacağını kabul edersek, geriye onun fiilen iyileştirebileceği iki alan kalır: erişilebilirlik ve barınma.

Erişilebilirlik, planın en gerçekçi adalet katkısıdır; çünkü doğrudan mekânsal kararla ilgilidir. Bir kentte iş alanları ile konut alanları arasındaki zamansal mesafe, kentsel servislere- okula, hastaneye, parka, kültür olanaklarına her gelir grubunun kolayca ulaşabilmesi, planın doğrudan belirleyebileceği konulardır. Sanayi ve büyük istihdam yatırımlarının, çalışanın barınmasını da gözeten bir konut çözümüyle birlikte planlanması; düşük gelirli mahallelerin kentsel servislerden kopuk bırakılmaması; ulaşım yatırımlarının yalnızca rant değil erişim ölçütüyle yönlendirilmesi- bunların her biri, bireyler arası mutlak eşitlik kurmasa da en kırılgan kesimin durumunu somut biçimde iyileştirebilir. Rawls’un fark ilkesinin planlamaya tek anlamlı uygulaması da budur: Her plan kararı için “bu karar kentteki en kırılgan kesimin durumunu iyileştiriyor mu, kötüleştiriyor mu?” sorusunu sormak (Soja, 2010).

İkinci alan barınmadır ve daha köklüdür. Kentte var olabilmenin ilk koşulu barınmadır; bu nedenle planın gözetmesi gereken temel hak, mülkiyet hakkı değil barınma hakkı olmalıdır. Ne var ki konut bugün bir barınma aracı olmaktan çıkıp bir değer birikim aracına dönüşmüştür; fiyatlar yapı maliyetiyle değil, arazi değerleri, altyapı ve planlama kararlarıyla belirlenir. Engels’in 19. yüzyılda gösterdiği gibi, konut krizinin kaynağı teknik değil, mülkiyet düzeni içindedir; konut üretimi barınma ihtiyacından çok kâr beklentisiyle yönlendirildiği sürece kriz yapısal olarak yeniden üretilir (Engels, 1992; Madden ve Marcuse, 2016). Planın herkes için barınma çözümü üretebilmesi, bu yüzden yalnızca teknik bir hedef değil, mülkiyet rejimiyle bir hesaplaşma sorusudur. Barınmaya erişimdeki adaletsizliğin somut görünümleri alanda giderek daha çok belgeleniyor; öğrencilerin kiralık konuta erişim krizinden (Korkmaz, Derinci ve Şimşekoğlu, 2023) tarihsel memur konutlarının ticari rant alanına dönüştürülmesine kadar uzanan örnekler, konutun kullanım değerinin değişim değerine feda edilişinin farklı yüzleridir.

İşte buradan kaçınılmaz sonuç çıkar. Hem erişilebilirlik hem barınma, planlamanın bugünkü gücüyle ve mevcut toprak hukuku altında ulaşması son derece güç hedeflerdir. Çünkü her ikisi de, sonuçta, kentsel toprağın mutlak özel mülkiyet konusu olmaktan çıkıp kamu yararına tabi kılınmasını gerektirir. Kentsel toprak meselesi çözülmeden, planın adalet alanı söylemin ötesine geçemez. Toprak meselesinin çözümü, planın önündeki tek gerçek kapıdır; ama dürüst olmak gerekir ki o kapı açıldıktan sonra bile, planlamanın üstesinden gelmesi gereken, bugün neredeyse hiç pratiği olmayan pek çok konu (erişim standartları, barınma modelleri, donatı dağıtımının yeni ölçütleri) sırada beklemektedir. Adalet, planlama için bir başlangıç noktası değil, çok uzun bir yolun ucundaki bir ufuktur.

8. Sonuç: Söylem ile Pratik Arasındaki Boşluğu Adlandırmak

Bu bildiri, şehir planlamaya yüklenen toplumsal adalet misyonunu iki düzeyde sınadı. Kavramsal düzeyde, “mekânsal adalet” söyleminin öznesi belirsiz, nesnesi tanımsız, ölçütü ve terazisi olmayan bir kavram olarak dolaştığını gösterdi. Yapısal düzeyde, başlangıç eşitsizliklerinin plan kararlarından önce mülkiyet rejimi tarafından kurulduğunu; planın insanı değil araziyi özneleştirdiğini; bu nedenle parsel ölçeğinde bile bireylere yönelik objektif bir adalet üretemeyeceğini ortaya koydu. Sonuç açıktır: Şehir planlama, mevcut kurgusuyla adalet üretmez; adalet söylemi üretir. Bu, planlamayı ya da plancıyı suçlamak için değil, sınırı dürüstçe çizmek için söylenmiştir.

Ne var ki sınırı çizmek, kapıyı kapatmak değildir. Planın gerçekten katkı sunabileceği bir adalet alanı vardır -erişilebilirlik ve barınma- ama bu alan, ancak kentsel toprağın kamu yararına tabi kılınmasıyla açılabilir. O halde toplumsal adalet, planlamanın bugün sahiplendiği bir vasıf değil, çok uzun ve henüz pratiği kurulmamış bir dönüşümün hedefidir. Mesleğe ve alana düşen ilk iş, sahip olduğunu sandığı bir erdemi ilan etmek değil; söylem ile pratik arasındaki bu boşluğu dürüstçe adlandırmak ve onu kapatacak yapısal koşulu -toprak meselesini- tartışmanın merkezine almaktır. Adalet adına konuşmak kolaydır; adaletin koşullarını kurmak ise, planlamanın henüz başlamadığı bir iştir.