Giriş: Kâğıt Üstünde Kent, Parsel Üstünde Rant
“Plansız kentleşme” kavramı, hem halkın hem plancıların ortaklaşa sürdürdüğü bir illüzyondur. Şehirlerimiz plansız değildir; binlerce imar planı ve tadilatı eşliğinde bugünkü hâlini almıştır. Ortada bir planlama eksikliği değil, bir plan fazlalığı ve planın mülkiyet lehine araçsallaşması vardır. Bu ayrım, yazının bütününü taşıyan eşiktir. “Plansızlık” tanısı, sorunu plancının ve eğitimin yetersizliğine havale eden konforlu bir açıklamadır. Oysa sokaktaki kimliksiz, donatısız, mülkiyet hırsına teslim edilmiş mekânsal çöküş, planlamanın yokluğunun değil, belirli bir planlama pratiğinin ürünüdür. Bu yazı, planlamayı bir kurtarıcı gibi sunan söylemin, aslında yıkımın teknik meşruiyetini sağlayan bir “beyaz yalan” işlevi gördüğünü ileri sürer. Asıl soru, eğitimin niçin bu yıkımı durduramadığı değil, niçin onun en inandırıcı ortağı hâline geldiğidir.
Niceliksel Patlama ve Mantığı
Türkiye’de aktif olarak öğrenci alan 36 şehir ve bölge planlama bölümü vardır. 1960’lardan bu yana biriken diplomalı plancı sayısı tahminen 30 bini aşmıştır; 2000’lerin başında yıllık birkaç yüz olan mezun yakın bir geçmişte 2.000’e yaklaşmıştır. Bu büyümenin denetimsizliği mesleğin kendi içinden belgelenmiştir: Türkiye Planlama Okulları Birliği 2011’de bir bölümün lisans eğitimi için en az 12 öğretim üyesi gerektiğini, öğretim üyesi başına birinci sınıf öğrencisinin 2’yi aşmaması gerektiğini saptamış ve mevcut bölümler iyileştirilmeden yeni bölüm açmanın kaliteyi düşüreceği uyarısını yapmıştı (TUPOB, 2011). Uyarı dinlenmedi; bölüm başına ortalama öğretim üyesi 2011’de 14 iken 2016’da 11’e geriledi (Cömertler, 2018). Mesleğin kendi koyduğu nitelik eşiğinin bağlayıcı olamaması, planlamanın yalnızca uygulamada değil kendi eğitiminin yönetiminde bile kural koyup uygulatamadığını, yani bir kuruluşsuzluk hâlini gösterir. Yakın yıllarda 2.448’e çıkan lisans kontenjanı 2025’te 1.240’a indirildi; gerekçe, mezun-istihdam dengesizliği ve akademisyen başına öğrenci yüküydü. Yani devlet, niceliksel obeziteyi musluğu kısarak kabul etti. Ama bu, biriken suyun niteliğini değiştirmez; üstelik 1.240 bile mesleğin istihdam kapasitesine göre fazladır.
Patlamanın asıl mantığı bir talepten değil, iki katmanlı bir döngüden doğar. 6 bölümün bulunduğu ilk çeyrek yüzyılda (yaklaşık 1965-1990) toplam plancı 1.000 dolayındayken bile işsizlik ve başka sektörlere kayış vardı; adını çoğu lise mezununun bilmediği bir meslekte 30 yeni bölümün piyasa gerekçesi yoktu. Üstte makro bir politika işler: Yükseköğretimin kitleselleştirilmesi, genç işsizliğini öteleyen bir araçtır; milyonlarca genç iş gücü piyasasına girişini 24-25 yaşına erteler, kontenjan basıncı nitelik arayışından değil merkezî siyasetten gelir; sonuçta üniversite mezunu kasiyerler, tezgâhtarlar, hatta temizlik işçileri ortaya çıkar. Altta mesleğe özgü bir döngü vardır: İşsiz mezun yüksek lisansta oyalanır, akademide hayat kurma umudu sürekli bir kadro-unvan basıncı yaratır, bu basınç yeni bölümlerle boşaltılır ve her bölüm meslek dışı disiplinlerden akademisyenlere yeniden kapı açar. Böylece her yeni bölüm, bir öncekinin ürettiği istihdam ve kariyer baskısını emen bir tampon işlevi görür; bu hızlı açılış dalgası, 1990’larda görece azalmış bir eğilimi -meslek dışı disiplinlerden gelen akademisyenlerin planlama eğitiminde yeniden asli rol oynaması- geri getirmiştir. Bir ayrımı kaydetmek gerekir: Akademinin tek başına 30 bölüm açacak gücü yoktur; o, yaratıcı değil, makro politikanın aktarım kayışıdır. Çöküşün kaynağı, niteliği değil sayıyı ödüllendiren bir sistemdir.
Niceliksel artış, mesleğin saygınlığını yükseltmek bir yana, plancıyı her tadilat dosyasına imza atabilen, her yerde bulunabilen ucuz bir teknik figüre dönüştürerek çöküşü hızlandırmıştır. Özellikle taşrada açılan ve çekirdek kadrosu çoğunlukla Dr. Öğretim Üyesi düzeyinde sıkışan bölümler, planlama formasyonunu kökünden seyreltmektedir. Daha da önemlisi, bu yeni kadroların bir bölümünün lisans geçmişinin planlama dışı disiplinlere kayması, formasyonun akademik düzeyde bile zayıflaması anlamına gelir.
Girdinin ve Kadronun Niteliği
Niceliksel büyümenin sonucu girdide de okunur. Bölüm ve kontenjan arttıkça mesleğe giriş eşiği -taban puan- aşağı genişlemiştir: 2025’te köklü bir bölüm en başarılı 60-70 bin aday arasından öğrenci alırken, alt uçtaki bölümlerde en son taban puan 200 dolayına inmiştir. Aynı diplomayı verecek bölümler arasındaki bu uçurum, mesleğin tek bir nitelik standardından söz edilemeyecek kadar dağıldığını gösterir. Bu, kendi kendini besleyen bir kısır döngüdür: Düşen taban puan prestiji aşındırır, nitelikli öğrenci başka alanlara yönelir, geriye altyapısı zayıf bir kitle kalır, öğretim üyesi de düzeyi ona göre indirir. Niteliksel kayıp mezuniyette değil, daha kapıda başlar ve her yıl bir önceki yılın eşiğini biraz daha aşağı çeker. Eğitimin çıktısındaki tek tipleşme ile girdisindeki bu ters seçilim, aynı madalyonun iki yüzüdür.
Aynı katmanlaşma kadroda da belgelidir ve ters seçilimin arz tarafını oluşturur. Profesörlerin %88’i İstanbul, Ankara ve İzmir’deki en eski 6 bölümdedir; her 10 profesörden 9’u bu çekirdektedir (Cömertler, 2018). 2011 sonrası açılan son kuşak bölümler ise büyük ölçüde “profesörsüz ve doçentsiz” olup kadrolarının dörtte üçü Dr. Öğretim Üyesidir. Öğretim üyesi başına birinci sınıf öğrencisi çekirdekte 3, çeperde 12’ye çıkar; oysa TUPOB’un üst sınırı 2’dir. Yani taban puanı düşük öğrenci, çoğu kez kadrosu en zayıf bölüme düşer: Ters seçilim, girdiyle kadroyu üst üste bindirerek niteliksizliği iki kat pekiştirir. Kontenjanın 2025’te yarıya indirilmesi bu döngüyü kısmen yavaşlatabilir; ama girişteki eşiği yükseltmek, niteliksizliğin yapısal kaynağına değil yalnızca debisine dokunur.
Yüksek Lisans: Sığınak ve Dağılma
Mezunların yüksek lisansa yönelme oranı kuşaklar içinde belirgin yükselmiştir; eski kuşaklarda %15-20 olan oran bugün çok daha yüksektir. Bu, bilimsel bir merakın değil, niteliksiz imar teknisyenliğinden duyulan tiksintinin ve işsizlik korkusunun ifadesidir. Akademi, diplomalı işsizlerin bir süre “akademisyen adayı” kimliğiyle rehabilite edildiği bir sığınağa dönüşmüştür. Öğrencinin eline geçen çoğu zaman adının önüne eklenen bir harftir; tez yazmayı öğrenir, ama piyasa kimseden akademik üslup beklemediği için bu beceri karşılıksız kalır. Yükseliş yalnızca talepten değil arzdan da beslenir: Tez danışmanlığı ek ödemeleri akademiyi, her öğrencinin iki yıllık ek gelir demek olduğu vakıf üniversitelerini iştahlandırır. Üretilen kuramsal bilgi parsel ölçekli gerçekliğe çoğu zaman sızamaz; sızdığında ise yönü tersine döner: Akademide edinilen “nitelikli” bilgi, sahaya dönüldüğünde daha karmaşık plan notları yazmaya ya da imar planlarını mahkemede savunacak daha incelikli teknik kılıflar üretmeye yarar.
Son boyut, diploma tek başına iş bulmaya yetmediği için mezunların komşu uygulamalı alanlara -gayrimenkul geliştirme ve değerleme, coğrafi bilgi sistemleri, ulaştırma- dağılmasıdır. Bu programların çoğu yine plancı kadrolarca yürütülür; İstanbul Teknik Üniversitesi’nde plancıların etkin olduğu Gayrimenkul Geliştirme yüksek lisansının öğrenci sayısı, Şehir Planlama yüksek lisansınınkine neredeyse eşittir. Bu dağılım hesaba katıldığında yönelim, sıkça anılan %40 düzeyine yaklaşır. İronisi şudur: Plancının sığınağı çoğu zaman, denetlemesi gereken rant ve gayrimenkul aygıtının ta kendisidir. Bu durum mesleğin içinde bir tür şizofreni üretir: Plancı, gündüz bürosunda parsel bazlı bir rant dosyası hazırlarken akşam yüksek lisans dersinde kentsel adaleti ve sürdürülebilirliği tartışmaktadır.
Bütün bu yığılmaya rağmen -ve tablonun çelişkilerinden biri olarak- bölümlerde öğretim üyesi açığı sürmektedir. Yüksek lisanstan geçen kalabalık kitleden akademiye devam edenlerin sayısı son derece azdır; gevşek standartlara karşın kadrolar dolmamakta, açık çoğu yerde dışarıdan gelen pratisyenler ve meslek dışı disiplinlerden öğretim elemanlarıyla kapatılmaktadır. Buradan çıkarılması gereken ince ayrım şudur: Yüksek lisans plancıyı kurtarmakta, ama kentleri kurtaramamaktadır. Çünkü eğitim bireysel bir nitelik sağlarken, sistem kurumsal bir niteliksizlik talep etmektedir.
Çekirdekten Bakmak: Kurucu Okul Ne Anlatıyor?
Tablonun yapısal mı yoksa çevresel mi olduğunu sınamanın en sağlam yolu, en elverişli koşulları taşıyan kuruma bakmaktır. Türkiye’nin ilk planlama okulu (1961) ve giriş sıralamasında istikrarla en üstte yer alan ODTÜ bölümü, doğal bir kontrol örneği sunar: Sorun yalnızca çeperdeki bölümlerin kadro ve öğrenci zaafıysa, burada görünmemelidir. Görünüyorsa, sorun çevresel değil yapısaldır.
Önce ölçek. Kurucu okul 64 yılda toplam 2.500 dolayında lisans mezunu vermiştir; bu, ülke genelinde tek bir yılın -kesinti öncesi- lisans kontenjanına kabaca eşittir. En köklü okulun bütün ömrü, sistemin bir tek yılına denk düşmektedir. Tarihsel olarak yılda 40 dolayında mezun veren bölüm bugün 70’e yaklaşmıştır; çekirdek büyümemiş, butik kalmıştır. Niceliksel patlama çekirdekte değil, onun dışındaki çeperde yaşanmıştır.
Yüksek lisans oranı bu okulda iki bağımsız kesitten aynı sonucu verir: Yıllık akış olarak yüksek lisans girişi, yıllık lisans çıktısının yaklaşık üçte birine denk gelir; 64 yıllık kümülatif oran da neredeyse aynı yerde, %31 dolayındadır. İki ayrı hesabın aynı noktaya düşmesi dikkat çekicidir. İki ihtiyat payı gerekir: Rakam nominal sürelere dayanan bir akış oranıdır ve tez gecikmeleriyle bir miktar düşebilir; ayrıca bu okulun yüksek lisans havuzu yalnızca kendi mezunlarını değil, başka üniversitelerden ve yurt dışından gelenleri de kapsadığı için oran “kendi mezununun üçte biri” değil, “lisans çıktısına oranla yüksek lisans girişi” olarak okunmalıdır. Bu oran üstelik bir alt sınırdır; plancı mezunların kentsel tasarım, siyaset bilimi gibi komşu lisansüstü programlara geçişi eklendiğinde gerçek yönelim daha da yükselir. Asıl bulgu şudur: En seçici, araştırma yönelimli okulda bile bu oran, eski kuşakların %15-20 düzeyinin belirgin biçimde üstündedir. Yüksek lisansın bir sığınağa dönüşmesi, yalnızca çeperin değil sistemin tümünün olgusudur; dahası, şişkinliğin asıl çeperdeki ve vakıf okullarındaki bölümlerde yoğunlaştığını düşündürür.
Buna karşılık akademik boru hattı bir damladır: 64 yılda yalnızca 155 doktora, yani yılda iki-üç kişi. Demek ki yüksek lisansın işlevi akademisyen yetiştirmek değil, işsizliği ertelemektir; en tepedeki okulda bile akademiye geçen sayı avuç içi kadardır. Kadro dağılımı hiyerarşiyi tersinden doğrular: Tam zamanlı kadronun yarıdan fazlası profesör, beşte birinden azı Dr. Öğretim Üyesidir; çeperdeki son kuşak bölümlerin tam tersi. Aynı diploma adının iki ucu söz konusudur.
En çarpıcı çelişki üretim tarafındadır. Bu bölüm son beş yılda 400’ü aşkın yayın ve 20’yi aşkın araştırma projesi üretmiştir; öğretim üyesi başına yılda beş yayını bulan ciddi bir verim. Ama aynı projelerin tanımında “ulusal idari kurumlarla iş birlikleri” geçer; yani bu yazının eleştirdiği danışmanlık ve döner sermaye kanalının ta kendisi. Türkiye’nin en üretken planlama akademisi bu kadar bilgi üretirken sahadaki sonuç yine aynı tekdüze çirkinlikse, sorun üretimin azlığında değildir. Çevresel hiçbir mazeretin kalmadığı bu örnek, çöküşün eğitimin değil, planlamanın mülkiyetle kurduğu ilişkinin sorunu olduğunu gösterir: En elverişli koşulda bile görülen bir zaaf, çevresel değil yapısaldır.
İmar Planının Diktatörlüğü
Kürsülerde soylulaştırma ya da mekânsal tüketim tartışılırken, plancının elindeki tek gerçek enstrüman ruhsuz bir imar planı şablonudur. Müfredat geniş bir sosyo-mekânsal vizyon vaat etse de stüdyolar tek bir teknik nesneye, imar planına odaklanır. Bu, mesleğin bir ürün kısırlığıdır: Şehir plancısı, planlı kentleşme adına eline tutuşturulmuş imar paftası dışında özgün bir ürün, nesne ya da model üretememiştir. Eğitimde vaat edilen disiplinlerarası vizyon, piyasanın lejant hiyerarşisine boyun eğmiştir. Plancı paftaya “sosyo-kültürel bir etkileşim merkezi” çizemez; oraya sarı bir dikdörtgen çizip üzerine “Konut + Ticaret” yazmak zorundadır. Bu format, farklı ekollerden gelen tüm plancıları aynı çıktıya zorlar; akademik derinlik, sahada imar yönetmeliğinin potasında eriyerek tek tipleşir. Farklı üniversitelerden çıkan planların belediye onayından sonra aynı tekdüze gösterime ve aynı imar mantığına bürünmesinin nedeni budur. Sonuç, mesleğin vizyoner bir sanattan, mülkiyet sınırlarını tescilleyen soğuk bir teknik noterliğe indirgenmesidir.
Kopukluk Değil, Sapkın Bir İlişki
Bu yazının merkezî savı buradadır. Eğitim-pratik ilişkisi çoğu zaman bir “kopukluk” sanılır; sanki eğitim havada kalır, piyasa onu yok sayar. Oysa mesele daha rahatsız edicidir. Üniversite plancıya bir senfoni yazmayı öğretir: Çok sesli, uzun vadeli, bütüncül bir plan. Piyasa ve belediyeler ise ondan her gün binlerce cıngıl bekler: Parsel sınırına hapsolmuş tadilatlar. Plancı, bir parselle sınırlı bu tadilatta okulda öğrendiği kuramı uygulayacak mekânı bulamaz; çünkü uygulama sahası, kuramın nesnesinden çok küçüktür. Buraya kadarı bilinen bir teşhistir. Asıl tehlikeli nokta şudur: Eğitim etkisiz olduğu için değil, tam tersine yeterince nitelikli olduğu için soruna ortak edilir. Bir parselde yoğunluk artışı istendiğinde, plancı bunu okulda öğrendiği teknik gerekçelerle -eşik analizi, altyapı etki değerlendirmesi- kitabına uydurur. Eğitim ne kadar nitelikliyse, tadilatın raporu o kadar “hukuka uygun” görünür. Yanlış, eğitim sayesinde nitelikli kılınır.
Bunun en somut izi plan notlarındadır: Pafta parseli ve rantı belirler -piyasanın istediğini-; plan notu bazen niteliği taşır -eğitimin zorladığını-; ama daima pafta kazanır, notlar ise delinmek için vardır. Niceliksel veri de bunu destekler: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı e-Plan verilerine göre yürürlükteki yaklaşık 142.000 plan son 12 yıla yayıldığında yılda ortalama 12.000 işlem eder (2014’te ~14.000 iken, Değer Artış Payı’nın caydırıcı etkisiyle son yıllarda gerilemiştir). Önemli olan büyüklük değil bileşimdir: İşlemlerin ezici çoğunluğu 1/1000 ve 1/5000 ölçekli parsel bazlı değişikliklerdir. Plancının zamanı vizyon kurmakla değil, yama yapmakla geçer. Bu, planlamanın bir gelecek tasavvuru değil, günlük bir kriz yönetimi olduğunu gösterir. Buradan iki sonuç çıkar: Plancının imzası bir eğitim çıktısı değil, sistemin işlemesi için gereken bir prosedür onayıdır -plancı noterleşmiştir-; ve farklı ekoller neden aynı çirkin şehirleri üretir sorusunun yanıtı budur, çünkü tadilatlar planın bütüncül kurgusunu parçalar; hangi ekol uygulanırsa uygulansın sonuç bir yamalı bohça şehirciliğidir.
Kurumsal Yeniden Üretim: Döner Sermaye Şehirciliği
Bu çöküşün suç ortağı yalnızca piyasa değil, onu sessizce besleyen kurumlardır. Akademisyenler kürsüde mekânsal tüketimi ya da etiği eleştirirken, döner sermaye projeleri ve danışmanlık yaptıkları şirketler aracılığıyla piyasanın mevcut rant şablonlarını bizzat üretebilmektedir. “Akademik plan”, “piyasa planı”ndan ayırt edilebilir bir doku sunmaz. Bir hocanın sabah kürsüde mekânların tüketilmesini eleştirip öğleden sonra bir turizm alanına yoğunluk artışı savunan bir rapor yazabilmesi, plancının vaat ettiği çözümün bizzat onu vaat edenlerce uygulanmadığını gösterir.
Mesleğin örgütsel kanadı da bu çöküşe karşı bir baraj kuramamıştır. Diplomalı plancıların ancak dörtte birine yakını meslek örgütüne kayıtlıdır; örgüt, sahadaki plancıyı koruyan bir zırh olmaktan çok kendi içine kapalı bir yapıya bürünmüştür. Nitelik denetimi mekanizmalarının işlemez hâle gelmesi, eğitimin bireysel kazanımlarının kurumsal düzeyde sahipsiz kalmasına yol açar. Örgütün temsiliyet, delege sistemi ve yayın politikası boyutu başlı başına ayrı bir incelemeyi hak eder; bu yazının doğrudan kapsamı dışındadır.
Sonuç: Kral Çıplak Değil, Hiç Giyinmemiş
36 bölümden çıkan binlerce mezunun ve yüzlerce profesörün ürettiği tekdüze çirkinlik, eğitimin başarısızlığı değildir; sistemin, eğitimin tüm kazanımlarını birer hukuki prosedüre öğütmesinin sonucudur. Halk, planlamanın kenti kurtaracağına inanmaz; planı yalnızca mülküne gelecek imar hakkı için izler. Bu inançsızlık bir bilinçsizlik değil, rantın dağıtımını doğru okuyan bir toplumsal rasyonalitedir; halk, kamu yararı söyleminin altındaki emsal transferi gerçeğini görmüştür.
Bu indirgenmenin görünmeyen öznesi mülksüzdür. Eğitim de plan da nesnesine bir mülk sahibi alır: Parseli, emsali, rantı olan. Oysa kentin asıl çoğunluğu -kiracı, göçmen, yaşlı, engelli, düşük gelirli- ne paftada ne müfredatta bir özne olarak yer bulur; planlama onları ancak “plansız” sayıldıkları ölçüde fark eder. Plancı, mülk sahibinin haklarını teknik dille tescil etmeye hazırlanırken, mülksüzün barınma ve kente erişim talebi eğitimin de uygulamanın da kör noktasında kalır. Mesleğin krizi yalnızca niceliksel ya da kurumsal değil; nesnesini yanlış seçmiş olmasıdır: Kenti değil mülkiyeti planlayan bir disiplin, mülksüzü tanımı gereği göremez.
“Kralın çıplaklığı” tablosunda asıl mesele, kralın giysisini sonradan kaybetmesi değil, hiç giyinmemiş olmasıdır. Plancı, çağdaş bir vizyoner olmaktan çıkarılıp mülkiyet odaklı bir imar operatörüne indirgenmiştir; çünkü Türkiye’de planlama, kenti bir organizma olarak kurmak için değil, mülkiyet sınırlarını ve rant dağıtımını meşrulaştırmak için işler. Bu nedenle çözüm yalnızca müfredatta aranamaz. Mesleğe saygı, ancak plancı imar planı fetişini bıraktığı ve planlamanın mülkiyetle ilişkisi yeniden tanımlandığı gün geri dönecektir.


YORUMLAR-GÖRÜŞLER
Henüz yayınlanmış görüş yok.