1. Giriş: Nicelik Artışı, Nitelik Krizi
Türkiye’de şehir ve bölge planlama lisans eğitiminin kurumsallaşmasından bu yana yaklaşık altmış yıllık bir süre geçmiştir. Bu süre içerisinde şehir plancısı sayısı, planlama eğitimi veren bölüm sayısı ve planlama alanında yetki sahibi olan meslek insanlarının kamuda, yerel yönetimlerde ve serbest bürolarda bulunma oranı önemli ölçüde artmıştır. Günümüzde gerek alt ölçekli imar planlarının gerekse üst ölçekli planların hazırlanmasında şehir planlama lisans eğitimi almış plancıların belirleyici aktörler hâline geldiğini söylemek abartı olmayacaktır.
Ancak bu niceliksel artışın, şehirlerin mekânsal niteliğinde ve yaşam kalitesinde karşılık bulan bir iyileşmeye yol açmadığı açıktır. Plancıların, planlı, yaşanabilir, erişilebilir, sosyal ve teknik altyapısı dengeli kentler üretme iddiasına rağmen; düzensiz büyüyen, parçalanmış, yüksek işletme maliyetlerine sahip, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren ve estetik açıdan yoksul yerleşmeler ortaya çıkmış, son yıllarda bu durum ivmelenerek artmıştır.
Bu çelişki, bildirinin temel sorusunu oluşturmaktadır:
Planlama kapasitesi ve mesleki görünürlük artarken, şehirler neden giderek daha sorunlu ve çirkin hâle gelmiştir?
2. Kavramsal Çerçeve: Planlama Paradigması Neyi İfade Eder?
Bu bildiride “şehir planlama paradigması”, belirli bir plan türünü ya da teknik yöntemi değil; planlamanın toplumsal amacı, karar alma ölçeği, kurumsal aktörleri ve bağlayıcılık düzeyi ile birlikte işleyen bütüncül bir çerçeve olarak ele alınmaktadır.
Bu anlamda bir planlama paradigmasının varlığından söz edebilmek için:
· Planın kamu yararı adına belirleyici bir araç olması,
· Kararların istikrarlı bir ölçek ve hiyerarşi içinde üretilmesi,
· Planın istisna değil kural hâline gelmesi,
· Plan kararlarının zaman ve kaynak boyutlarıyla birlikte tanımlanması
gerekmektedir.
Bu tanım, bildirinin temel tartışma eksenini netleştirir:
Türkiye’de şehir planlama pratiği, bu bütünlüğü hiçbir dönemde kurabilmiş midir?
3. Yaygın Karşı Tez: “Paradigma Vardı, Uygulama Başarısızdı”
Türkiye’de planlama pratiğine ilişkin en yaygın savunma, şehir planlama paradigmasının esasen var olduğu; ancak siyasal müdahaleler, rant baskısı ve yerel yönetim uygulamaları nedeniyle hayata geçirilemediği yönündedir. Bu yaklaşıma göre sorun, planlamanın kendisinde değil, uygulama alanındaki sapmalardadır.
Bu tez, planlama paradigmasını ağırlıklı olarak mevzuat, plan türleri ve kurumsal tanımlar üzerinden ele almakta; planın kent üzerindeki fiilî işleyişini ikincil bir mesele olarak değerlendirmektedir. Oysa bir paradigmanın varlığı, yalnızca normatif belgelerde tanımlanmış olmasına değil, pratikte egemen bir karar çerçevesi oluşturmasına bağlıdır.
Bu bildirinin temel iddiası, Türkiye’de sorunun bir planlama paradigmasının çöküşü değil; hiçbir dönemde tam anlamıyla kurulamamış olmasıdır.
3.1. Planlamanın Toplumsal ve İktisadi Bağlamı
Kent, mülkiyet ilişkileri ve sınıfsal ayrışmalar üzerinden şekillenen toplumsal bir mekândır. Planlama, bu bağlamdan bağımsız olarak ele alınamaz. Buna karşın, Türkiye’de planlama kuramı ve pratiği kenti, sınıfsal farklardan ve kent toprağı üzerindeki mülkiyet durumundan arındırılmış, homojen bir “kentli” varsayımı üzerinden değerlendirmiştir.
Bu yaklaşım, planlamanın toplumsal eşitsizliklerle kurduğu ilişkiyi zayıflatmış; özellikle mülksüzler, işçiler ve dar gelirli kesimlerin konut ve ulaşım gibi temel gereksinimleri planlamanın asli konusu hâline getirilememiştir. Sonuç olarak planlar, fiilen kentsel toprak üzerindeki mülkiyet ilişkileri ve sermaye birikim süreçleriyle uyumlu biçimde şekillenmiş; bu durum, planlamanın kent üzerindeki belirleyici rolünü daha da sınırlamıştır.
Bu bağlamda planlamanın başarısızlığını yalnızca “uygulama sorunları” ile açıklamak yetersizdir; planlama, içinde üretildiği toplumsal ve iktisadi koşulları sorgulamadığı ölçüde, bu koşulların yeniden üretimine hizmet eden bir araç hâline gelmiştir.
Gerek akademi gerekse de plan yapım süreçlerinde yer alan plancılar kuramsal sistem ile gerçekler arasındaki bu farkı temel sorun olarak ele alıp, kökten bir eleştiri yapmamış ve/veya farklı bir planlama yaklaşımı ile bu durumu aşabilir miyiz sorunsalı üzerinde yoğunlaşmamışlardır.
3.2. Akademik Paradigmanın Toplumsallaşamaması
Türkiye’de şehir planlama alanında akademik düzeyde geliştirilen veya dile getirilen kuramsal yaklaşımlar ve normatif çerçeveler kuşkusuz mevcuttur. Ancak bu birikim, hiçbir dönemde planlamanın tüm aktörleri tarafından paylaşılan, içselleştirilen ve toplumsal düzeyde meşruiyet kazanmış bir paradigma hâline gelememiştir.
Akademik planlama anlayışının, mevzuata, idari uygulamalara ve kamuoyuna aktarılabileceği ortak bir dil ve uygulamayı yönlendirebilecek bir format oluşturulamamıştır. Bu durum, planlama disiplininin kendi iç tutarlılığını zayıflatmış; plancıların büyük ölçüde yürürlükteki imar mevzuatı ve uygulama pratiklerini sorgulamadan kabullenmesine yol açmıştır.
Ortak bir paradigma yokluğunda planlama pratiği, eleştirel bir mesleki refleks üretmek yerine, mevcut düzenlemelerin teknik uygulayıcısı konumuna indirgenmiştir.
4. Türkiye’de Planlamanın İşlevsel Evrimi
Türkiye’de planlama pratiği, dönemsel olarak farklı söylemler üretmiş olsa da planın kent üzerindeki fiilî işlevi üç ana evrede okunabilir:
4.1. Kalkınma Temennisi Olarak Plan (1960–1980)
Bu dönemde şehir (imar) planları, merkeziyetçi kalkınma anlayışının mekânsal temsilleri olarak ele alınmış; uzun vadeli öngörüler içermekle birlikte uygulanabilirlik ve kaynak boyutları zayıf kalmıştır. Plan, bağlayıcı bir eylem programından çok teknik bir temenni belgesi niteliği taşımıştır. Toplumun ise “şehir planlama” kavramından haberi ve bilgisi olmadığı, “şehir plancısı” mesleği hakkında hiçbir algısı olmadığı bir dönemdir.
4.2. Arsa Üretim Mekanizması Olarak Plan (1980–2000)
1980 sonrası dönemde planlama, hızla artan kentsel toprak rantlarının düzenlenmesinden çok, çoğu zaman dağıtım aracı hâline gelmiştir. Plan değişiklikleri olağanlaşmış, planlamanın adeta kendisi haline gelmiştir. Plan, kentsel mekânın bütününü yönlendiren bir araç olmaktan çıkarak parsel ölçeğinde müzakere edilen bir belgeye dönüşmüştür. Planlar, kentin gerçek ihtiyaçları için değil, arsa üretimi amacıyla, kentlerin ihtiyaçlarının kat kat üstünde alanların yapılaşmaya açan bir arza geliştirme aracına dönüşmüştür.
4.3. İstisna ve Askıya Alma Aracı Olarak Plan (2000 Sonrası)
2000’li yıllarla birlikte kent planlama, mega projeler, özel yetkili kurumlar ve afet gerekçeleriyle tanımlanan istisnai müdahalelerin gölgesinde kalmıştır. Plan hiyerarşisi fiilen aşınmış; plan, uygulanması gereken bir çerçeve olmaktan çok gerektiğinde devre dışı bırakılabilen bir formaliteye dönüşmüştür.
5. İmar Planı: Plan Mı, Tasvir Mi?
Türkiye’de şehir planlama pratiğinin merkezinde yer alan imar planları, çoğunlukla iki boyutlu bir mekânsal tasvir olarak üretilmektedir. Bu planlar, zaman boyutu içermemekte; ekonomik ve mali kaynak planlamasıyla ilişkilendirilmemekte, uygulama aşamalarını tanımlamamaktadır.
İmar planları hazırlandıktan ve ilgili idarelere teslim edildikten sonra, planın hayata geçmesi zamansal, mekânsal ve kurumsal olarak bütüncül bir program dâhilinde yürütülmemektedir. Altyapı ve sosyal donatı yatırımları, belediyeler ve ilgili kurumlar tarafından çoğu zaman planla doğrudan ilişkilendirilmeyen, eşgüdümsüz zaman dilimleri içinde gerçekleştirilmekte ya önemli bir kısmı gerçekleşmemektedir. Yapılaşma süreci ise mimarların, arsa sahiplerinin ve inşaat firmalarının piyasa koşullarına bağlı tercihleri doğrultusunda, parçacı ve yorumlayıcı biçimde şekillenmektedir.
Bu süreçte plan ve plancı, yönlendirici bir özne olmaktan çıkarak, geriye dönük olarak meşrulaştırılan bir referans belgesine indirgenmektedir. Böylece fiilî plan, plan belgesinden değil; piyasa koşulları ve parçacı uygulamalardan türemektedir.
6. Mesleki Sorumluluk ve Meşruiyet Sorunu
Bu tablo karşısında şehir planlama disiplininin ve plancıların hiçbir sorumluluğu olmadığı ileri sürülemez. Planlama pratiğinin giderek ve neredeyse tamamen imar mevzuatına indirgenmesi, eğitim programlarının bu dar çerçeveye uyum sağlaması ve mesleğin eleştirel reflekslerinin zayıflaması, şehir planlamanın toplumsal meşruiyetini aşındırmıştır.
Bu bildirinin amacı, şehir planlamayı reddetmek değil; mesleğin kendi sınırlarıyla, alışkanlıklarıyla ve başarısızlıklarıyla yüzleşmesini sağlamaktır. Bu yüzleşme, olumsuzlukların nedenleri arasında olabilecek (hemen her plancının bir çırpıda sıralayabileceği) dışsal etkileri, dışsal unsurları bir yana bırakıp, temelde şehir planlamanın, şehir plancılarının bir özeleştiri sürecinin başlatılmasını gerektirir. Eksik ve yanlış olanların itirafı, tespiti ve bunda ortak bir mutabakat sağlandıktan sonra; ülkeye özgü, toplumsal gerçekliklere dayalı, şehir plancılarının özne olduğu, toplumsal desteği olan bir şehir planlama paradigmasının oluşturulabilmesi için eleştirel bir tartışma ortamının oluşmasının başlatılması amaçlanmaktadır.
7. Sonuç: Paradigma Sonu Mu, Paradigma Yokluğu Mu?
Türkiye’de şehir planlama pratiğinin son elli beş yılı, bir paradigma evriminden çok, sürekli ertelenmiş bir kurumsallaşma süreci olarak okunmalıdır. Planlama, hiçbir dönemde kent üzerinde belirleyici ve bağlayıcı bir karar çerçevesi hâline gelememiştir.
Bu nedenle sorun, yanlış bir planlama paradigması değil;
planlamanın ne olduğu ve ülkenin toplumsal yapısı ve kentsel arsa mülkiyeti sorunu konularında ortak, içselleştirilmiş ve toplumsallaşmış bir zeminin hiçbir zaman kurulamamış olmasıdır.
Bu muhasebeyi yapmak, planlamayı bütünüyle reddetmek değil; onu yeniden anlamlı, meşru ve özne bir toplumsal araç hâline getirebilmenin ön koşuludur.


YORUMLAR-GÖRÜŞLER
Biraz daha genişletilmesi gereken bir yazı
Ali Veli