1. Giriş: Zammın Görünmeyen Yüzü
Bildiri için tüm belediyelerin verilerine ulaşmak,
böylece daha genel bir analiz yapmak isterdik. Ancak web ortamında en açık ve
anlaşılır veriler Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin toplu taşıma ve otobüs
işletmesi olan EGO’nun sayfalarında var. Diğer belediyeler bu açıklıkta veri ve
bilgi üretmiyor ya da paylaşmıyor. Aslında bütün belediyelerde genel durum üç
aşağı, beş yukarı aynı gibidir. Son beş yılda bulunduğum Ankara, İstanbul,
İzmir, Bursa, Afyon ve Eskişehir belediyelerinde de toplu taşımadaki ücretlendirme
politikaları ve tarifeler EGO’dan çok farklı değil. Bu nedenle EGO’nun
verilerinin Türkiye’deki özellikle de büyük şehirler ve metropollerdeki durumu
yansıttığını düşünüyoruz. Okuyucunun, metindeki “EGO” sözcüğünü genel olarak
“toplu taşıma işletmesi” diye okuması yanlış olmaz.
Ankara’da toplu taşıma bileti son yıllarda art arda
zamlandı; bugün tam biniş ücreti 35 TL düzeyindedir. Her zam, aynı gerekçeyle
açıklanır: EGO Genel Müdürlüğü zarar etmektedir, akaryakıt ve girdi maliyetleri
artmaktadır, kurumun ayakta kalması için tarife yükseltilmek zorundadır.
EGO’nun kendi açıklamasına göre kurumun aylık zararı yaklaşık 400 milyon TL’dir
ve bu zarar Büyükşehir Belediyesi’nin diğer bütçe kalemlerinden
karşılanmaktadır. Aynı açıklamada bir başka çarpıcı veri yer alır: mevzuat
gereği ücretsiz ve indirimli taşınan yolcuların toplam yolcuya oranı yüzde 59’a
ulaşmış, yani her on yolcudan yaklaşık altısı ücretsiz veya indirimli
taşınmaktadır.
Bu iki veri yan yana konduğunda nadiren sorulan bir
soru beliriyor: Bu zararın ve bu zammın yükü gerçekte kimin üzerinde? Bu
bildirinin tezi şudur: bugünkü tarife yapısı, tam bilet ödeyen dar gelirli
emekçiyi, başkalarının yolculuğunu finanse eden görünmez bir aktöre
dönüştürmektedir. Bedava ve indirimli yolculuk bir sosyal politika gibi
sunulur; ama bu politikanın faturasını ödeyen, çoğu zaman varlıklı kesim ya da
merkezi bütçe değil, yan koltuktaki tam bilet ödeyen işçidir. Aşağıda, EGO’nun
açık verileri üzerinden bu görünmez transferin mantığı çözümlenecek ve daha
adil bir tarife yapısının nasıl kurulabileceği gösterilecektir.
Burada bir yöntem uyarısı gereklidir. Bu çalışma kesin
bir mali muhasebe değil, bir yaklaşım ve mantık çözümlemesidir. Kullanılan
sayılar yuvarlanmış, kamuya açık EGO verilerine ve resmî beyanlara dayanır;
faaliyet raporlarındaki kesin rakamlar geldiğinde sonuçlar güncellenebilir.
Önemli olan tek tek rakamların ondalığı değil, ortaya çıkan yapının mantığıdır.
2. Kimler Bedava ve İndirimli Biniyor?
Tartışmanın zemini, bedava ve indirimli binen kesimin
ne kadar geniş ve çeşitli olduğunu görmekle kurulur. Çoğu yolcu, bu
kategorilerin sayısını ve çeşitliliğini bilmez. EGO’nun 2024 yılı BaşkentKart
verileri (Ocak–Eylül 2024 dönemi düzenlenen kart sayıları), tablodaki dağılımı
ortaya koyar:
|
BaşkentKart türü |
Kart sayısı
(2024, Ocak–Eylül) |
|
Tam kart |
286.955 |
|
Öğrenci |
198.643 |
|
65 yaş üstü (ücretsiz) |
49.088 |
|
Engelli ve engelli
refakatçisi (ücretsiz) |
13.937 |
|
Serbest kartlar |
72.656 |
|
62–65 yaş (kısıtlı
ücretsiz) |
11.318 |
|
Öğretmen |
6.009 |
|
ABB ve bağlı kuruluş
personeli |
4.851 |
|
Toplam |
643.457 |
Kaynak: EGO
2024 BaşkentKart verileri (Ocak–Eylül 2024 dönemi düzenlenen kart sayıları).
Not: Bu sayılar düzenlenen kart adedini gösterir; biniş sayısı değildir.
Tablonun en çarpıcı yanı, tam kartın toplam içindeki
payıdır: 643 bin kartın yalnızca yaklaşık 287 bini, yani kabaca yüzde 45’i tam
karttır. Geri kalan yüzde 55, öğrenci, ücretsiz ve serbest kategorilerine
dağılır. Öğrenci kartı tek başına neredeyse tam kart kadardır. “Serbest
kartlar” kategorisi 72 binin üzerindedir ve öğrenci dışı en büyük
indirimli/ücretsiz gruptur. Listede öğretmen, ABB ve bağlı kuruluş personeli
gibi kalemlerin ayrı ayrı yer alması da dikkat çekicidir.
Burada bir ayrımı korumak gerekir: kart sayısı, biniş
sayısına birebir eşit değildir. Bir serbest kart sahibinin yıllık biniş
sıklığı, bir tam kart sahibininkinden farklı olabilir. Dolayısıyla bu tablo,
gelir hesabının değil, kategorilerin çeşitliliğinin ve yaygınlığının kanıtıdır.
Gelir hesabında, EGO’nun beyan ettiği “yolcuların yüzde 59’u
ücretsiz/indirimli” oranını esas alacağız. Yine de tablo tek başına bir gerçeği
gösterir: bedava ve indirimli binmek, Ankara toplu taşımasında istisna değil,
kuraldır.
Bu çeşitliliğin kaynağı da dikkat çekicidir. Türkiye
genelinde ücretsiz ve indirimli toplu taşıma hakları, büyük ölçüde
belediyelerin değil, merkezi düzenlemelerin ürünüdür; başlıca dayanak, 4736
sayılı Kanun ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın çıkardığı Ücretsiz veya
İndirimli Seyahat Kartları Yönetmeliği’dir (Resmî Gazete, 4.3.2014). Bu
çerçevede tamamen ücretsiz seyahat edenler arasında 65 yaş ve üzeri
vatandaşlar, şehit yakınları ve gaziler, ağır engelli raporu olan bireyler ve
refakatçileri, gazi, vazife malulü ve terör mağduru kişiler, 15 Temmuz
mağdurları ve yakınları, milli/devlet sporcuları ile Sarı Basın Kartı sahipleri
yer alır. İndirimli yararlananlar arasında ise öğrenciler ve öğretmenler
bulunur; 60–65 yaş arası vatandaşlar ise belediyelerin inisiyatifiyle değişen
biçimlerde yararlanır.
Listenin ihmal edilen ama can alıcı bir bölümü, kamu
kurumu personeline tanınan ücretsiz seyahat haklarıdır. Emniyet hizmetleri
sınıfı personeli bir kararname uyarınca, PTT’nin üniformalı postacı ve
dağıtıcıları ile TÜİK’in sahada görevli personeli kendi kanunları uyarınca
ücretsiz seyahat eder; bazı belediyeler buna kendi zabıta ve personelini de
ekler. Burada çarpıcı bir çelişki belirir: bu kişiler devletten ya da özel
statülü bir kuruluştan maaş alan, kurumsal bütçesi olan çalışanlardır. Bir
postacının ücretsiz binmesi, PTT’nin kendi hizmetini -mektup taşımayı- bedelsiz
sunmamasıyla taban tabana zıt bir mantığa dayanır. Benzer bir çelişki Sarı
Basın Kartı sahiplerinde daha da belirgindir: bunlar da bir işte çalışan, gelir
elde eden kişilerdir; oysa aynı kentte hemşire, tezgâhtar, büro emekçisi gibi
milyonlarca maaşlı çalışan toplu taşımayı çok daha yoğun kullandığı hâlde tam
bilet öder. Belirli bir meslek grubunun ücretsiz binip diğerlerinin tam
ödemesinin nesnel bir gerekçesi yoktur. Bu hakların hiçbiri kendiliğinden
tartışma konusu değildir; ama hepsinin ortak bir özelliği vardır: bedellerini
tanımlayan merkezi otoritedir, oysa bedeli fiilen ödeyen yerel belediyenin tam
bilet yolcusudur. Bu kopukluk, izleyen bölümlerin çözümleyeceği görünmez
transferin kaynağıdır.
3. Bugünkü Durum: Yuvarlak Bir Tablo
Görünmez transferi sayısallaştırmak için yuvarlak bir
tablo kuralım. EGO’nun yıllık binişi, 2024 otobüs ve raylı sistem verilerine
göre yaklaşık 440 milyon düzeyindedir. EGO’nun beyanına göre yolcuların kabaca
yüzde 59’u ücretsiz veya indirimli, yüzde 41’i tam bilet ödeyendir. Tam tarife
35 TL, indirimli tarife bunun yarısı, yani 17,5 TL’dir; ücretsiz binişin geliri
sıfırdır. Belediyenin yıllık sübvansiyonu, aylık 400 milyon TL’lik zarardan
hareketle yaklaşık 4,8 milyar TL’dir.
|
Yolcu tipi |
Pay |
Yıllık biniş
(≈) |
Birim ücret |
Yıllık gelir
(≈) |
|
Tam ödeyen |
%41 |
180 milyon |
35 TL |
6,3 milyar TL |
|
İndirimli |
%42 |
185 milyon |
17,5 TL |
3,2 milyar TL |
|
Ücretsiz |
%17 |
75 milyon |
0 TL |
0 |
|
Bilet geliri toplamı |
|
440 milyon |
|
≈ 9,5 milyar TL |
|
+ Belediye sübvansiyonu |
|
|
|
≈ 4,8 milyar TL |
|
= Toplam işletme kaynağı |
|
|
|
≈ 14,3 milyar TL |
Kaynak: EGO
açık verileri ve resmî beyanları üzerinden yuvarlak yaklaşım. Paylar EGO’nun
‘%59 ücretsiz/indirimli’ beyanından türetilmiştir.
Tablonun son satırından kritik bir sayı çıkar. Toplam
işletme kaynağı yaklaşık 14,3 milyar TL’dir ve bu kaynak 440 milyon binişe
hizmet eder. Bu büyüklük, bağımsız bir kaynakla da tutarlıdır: Sayıştay’ın
denetim raporuna göre EGO’nun 2024 yılı bütçe gideri 11,3 milyar TL
düzeyindedir (Sayıştay, 2025); yuvarlak yaklaşımımız doğru büyüklük
mertebesindedir. Buradan, biniş başına toplam maliyet kabaca 32–33 TL bulunur.
Oysa bu maliyetin yalnızca bir kısmı bilet geliriyle, gerisi belediye
sübvansiyonuyla karşılanır. Bilet gelirini toplam binişe böldüğümüzde, sistemin
biniş başına topladığı gerçek kullanıcı katkısı ortaya çıkar: yaklaşık 22 TL.
Yani sistem, her biniş için kullanıcıdan ortalama 22 TL toplamaktadır; ama tam
bilet ödeyen tek tek yolcu 35 TL ödemektedir.
4. Çapraz Sübvansiyonun Mantığı: Bedeli Kim Ödüyor?
Bu iki sayı arasındaki fark, bütün meselenin
düğümüdür. Sistemin biniş başına topladığı ortalama kullanıcı katkısı yaklaşık
22 TL iken, tam bilet ödeyen yolcu 35 TL ödüyorsa, aradaki yaklaşık 13 TL, o
yolcunun kendi yolculuğunun bedeli değildir. Bu 13 TL, başkalarının -ücretsiz
ve indirimli binenlerin- yolculuğunu finanse eden bir transferdir. Tam bilet
ödeyen, her binişinde kendi biletinin üstüne, görünmez bir ek ödeme daha yapar.
Bu transferin kim tarafından üstlenildiği, meselenin
can alıcı noktasıdır. Bedava ya da indirimli yolculuk, görünüşte bir sosyal
politikadır; bir kamu hizmetinin topluma sunulmasıdır. Ama hiçbir hizmet
gerçekte bedelsiz değildir; bir hizmetin fiyatı yoksa, o bedeli mutlaka
birileri ödüyordur. Buradaki soru, bedelin ödenip ödenmediği değil, kimin
ödediğidir. Ankara örneğinde bu bedel, büyük ölçüde tam bilet ödeyen dar
gelirli emekçinin sırtındadır. Çünkü tam bilet ödeyenlerin önemli bölümü,
otomobili olmadığı için toplu taşımaya mahkûm, her gün işe gidip gelen işçi ve
dar gelirlilerdir. Sistem, en az ödeme gücü olan kesimi, bir başkasının
yolculuğunun finansörü yapmaktadır.
Oysa bu bedelin doğal muhatabı başkadır. Eğer bir
yolculuk sosyal gerekçeyle bedelsiz sunuluyorsa, bunun bedeli sosyal devletin
görevidir ve merkezi bütçeden karşılanmalıdır; belediyenin tam bilet ödeyen
yolcusundan değil. Eğer bir yolculuk, bir kamu kurumunun personeline tanınan
bir olanaksa, bunun bedeli o kurumun bütçesinden karşılanmalıdır. İkinci
bölümde sıralanan hakların neredeyse tamamının merkezi mevzuatla
tanımlandığını, oysa bedelin yerel belediyenin tam bilet yolcusunca ödendiğini
hatırlayalım. Buradaki ilkeyi en yalın biçimde bir başka kamu hizmeti gösterir:
PTT, özel statülü bir kuruluş olarak hiçbir kurumun mektubunu bedelsiz taşımaz;
her gönderinin bir bedeli ve bu bedelin bir muhatabı vardır. Ulaşımda bu
ilkenin neden askıya alındığı, neden bir belediyenin kendi dar gelirli yolcusu
üzerinden başka bütçelerin yükünü taşıdığı, sorulması gereken sorudur. Görünmez
transferin adaletsizliği buradadır: yük, onu taşıması gereken bütçelere değil,
en kırılgan kullanıcıya biniyor.
5. Daha Adil Bir Tarife: Tek-Tip Bilet
Çözüm, belediyenin toplu taşımaya kaynak aktarmayı
bırakması değildir; tersine, bu kaynak korunmalıdır. Çözüm, görünmez transferin
görünür ve adil hale getirilmesidir. Önerilen yapı üç ilkeye dayanır.
Birincisi, belediye sübvansiyonu aynen korunur ve bütün binişlere eşit olarak
yansıtılır. İkincisi, bedava ve indirimli yolculuğun bedeli, onu üstlenmesi
gereken bütçelere -sosyal devlete ve ilgili kurumlara- doğrudan yıkılır; yani
bu kesimler de bilet öder, hakları ise nakit/doğrudan destekle karşılanır. Üçüncüsü,
böylece herkes aynı, tek-tip bileti öder. Sonuç tabloda görülür:
|
Kalem |
Değer (≈) |
|
Bugünkü tam bilet |
35 TL |
|
Sistemin biniş başına
gerçek kullanıcı katkısı |
≈ 22 TL |
|
YENİ TEK-TİP BİLET
(herkes öder) |
≈ 22 TL |
|
Tam tarifeye göre düşüş |
≈ %38 |
|
Tam ödeyenin sırtından
kalkan çifte yük |
≈ 13 TL / biniş |
|
…yılda ~500 binişte
(gidiş-dönüş, ~250 işgünü) |
≈ 6.600 TL / yıl |
|
Ücretsiz hakların görünür
bütçe karşılığı |
≈ 1,6 milyar TL / yıl |
Kaynak:
Metindeki yuvarlak yaklaşım hesabı. Sübvansiyon korunmuş, hizmet düzeyi sabit
kabul edilmiştir.
Tablonun anlattığı şudur: bedava ve indirimli
yolculuğun bedeli doğru bütçelere yıkıldığında ve belediye katkısı
korunduğunda, herkesin ödeyeceği tek-tip bilet bugünkü 35 TL’den yaklaşık 22
TL’ye, yani yaklaşık yüzde 38 daha aşağıya iner. Tam bilet ödeyen emekçinin
sırtındaki yaklaşık 13 TL’lik görünmez yük kalkar; bu, düzenli toplu taşıma
kullanan bir işçi için yılda altı binin üzerinde bir tasarruf demektir. Bedava
binme hakkı ortadan kalkmaz; yalnızca görünür hale gelir: bugün gizli bir
transfer olarak dar gelirlinin sırtında duran yük, yaklaşık 1,6 milyar TL’lik
şeffaf bir bütçe kalemine dönüşür. Bu kalemin hangi bütçeden karşılanacağı
artık açıkça tartışılabilir, denetlenebilir ve hesabı sorulabilir hale gelir.
Bu hesabın sınırlarını açıkça belirtmek gerekir.
Tek-tip bilet, bugün indirimli ödeyen öğrenci için bir miktar artış anlamına
gelebilir; bu durum, öğrenciye yönelik abonman ya da doğrudan destekle ayrıca
karşılanmalıdır. Ayrıca yeni bilet düzeyi, sistemin bugünkü gelir ve
sübvansiyon dengesinin sürdüğü ve hizmet düzeyinin sabit kaldığı kabulüne
dayanır. Bunlar, faaliyet raporlarındaki kesin verilerle güncellenmesi gereken
kabullerdir. Ama bu kabullerin hiçbiri, ana mantığı değiştirmez: görünmez bir
transferin yerini şeffaf bir bütçe kalemi aldığında, bilet düşer ve yük adil
dağılır.
6. Doğru Sübvansiyon Nereden Gelmeli?
Buraya kadar sübvansiyonun korunması gerektiğini
söyledik; ama sübvansiyonun nereden geldiği, en az ne kadar olduğu kadar
önemlidir. Bugün belediye katkısı, kurumun genel bütçesinden, yani dolaylı
olarak yine kent sakinlerinin ödediği vergi ve harçlardan karşılanır. Oysa adil
bir sübvansiyonun kaynağı tesadüfi olmamalı; toplu taşımanın yarattığı
toplumsal faydayla ve azalttığı toplumsal maliyetle ilişkili olmalıdır. Toplu
taşıma, otomobil trafiğini, hava kirliliğini, kaza ve tıkanıklık maliyetlerini
azaltarak yalnızca onu kullanana değil, otomobil kullanan da dâhil bütün kente
fayda sağlar. Bu mantık, sübvansiyonun doğal kaynağını da gösterir: otomobil
kullanımından elde edilen gelirler.
Motorlu taşıtlar vergisi, köprü ve otoyol gelirleri,
akaryakıt üzerindeki vergiler gibi otomobil kullanımına bağlı kaynaklardan kent
içi toplu taşımaya düzenli bir pay aktarılması, hem adil hem de işlevsel bir
çözümdür. Adildir; çünkü negatif dışsallık üreten davranıştan (özel araç
kullanımı), o dışsallığı azaltan davranışa (toplu taşıma) kaynak aktarır.
İşlevseldir; çünkü toplu taşımayı ucuzlatarak otomobil kullanımını azaltır ve
kendi kaynağını besleyen olumlu bir döngü kurar. Bugünkü yapıda ise tam tersi
olur: toplu taşımanın yükü, otomobili olmadığı için ona mahkûm olan dar
gelirlinin sırtına biner; otomobil kullanımının topluma yüklediği maliyet ise
karşılıksız kalır.
Bu öneri, Türkiye’nin mali sistemine yabancı değildir;
tersine, belirli bir gelir kaleminden belirli bir kamu hizmetine pay ayırmak,
ülkede yerleşik bir uygulamadır. Yurt dışına çıkış harcının önemli bir bölümü,
2985 sayılı Toplu Konut Kanunu uyarınca Toplu Konut İdaresi’ne aktarılır.
Plastik poşet satışından alınan geri kazanım katılım payı, 2872 sayılı Çevre
Kanunu uyarınca çevre amaçlı bir fona gider. Elektrik tüketimi ve elektronik
cihazlar üzerinden kamu yayıncılığı için pay ayrılması, onlarca yıldır uygulanan
bir modeldir. Milli Piyango ve benzeri gelirlerden çeşitli kamu hizmetlerine
kaynak aktarılır. Bütün bu örneklerde ortak mantık şudur: toplumsal değeri olan
bir kamu hizmeti, ilgili bir gelir kalemiyle güvenceye alınır. Kent içi toplu
taşıma, milyonlarca dar gelirlinin gündelik yaşamını doğrudan belirleyen, en az
bunlar kadar temel bir kamu hizmetiyken, neden böyle bir güvenceli kaynaktan
yoksun bırakılsın? Toplu taşımaya otomobil kaynaklı gelirlerden ayrılacak bir
pay, bu bildirinin önerdiği tarife adaletinin de mali dayanağını oluşturur:
sübvansiyon korunur, hatta güçlenir; ama yükü artık dar gelirli yolcu değil,
kentin otomobil trafiğini üreten kesimi taşır.
7. Bir Yan Sonuç: Özel İşletmeci ve Kamu Eliyle Yaratılan Rant
Bu yeniden kurgu, bir başka örtük transferi de görünür
kılar. Bugün Ankara’da toplu taşımanın bir bölümü özel halk otobüsleri, özel
toplu taşıma araçları ve dolmuşlar tarafından yürütülür; bu işletmecilere
belediye ve merkezi yönetim çeşitli gelir destekleri aktarır. Tarife
kararlarının çoğu kez özel işletmecilerin talepleriyle gerekçelendirilmesi,
sistemin bir başka kırılganlığını gösterir.
Burada dikkatten kaçan bir nokta vardır. Önerilen
tek-tip bilet düzeyinde bile, özel işletmeci aslında belediye işletmesinden çok
daha avantajlıdır; çünkü maliyet yapıları kıyaslanamaz. Belediye işletmesi
memur kadrosu, garaj, atölye, bakım, idari yapı gibi ağır sabit giderler taşır;
daha önemlisi, kârlı olmayan, hatta zarar ettiren hatlarda ve saatlerde de
hizmet vermek zorundadır, çünkü kamu hizmetinin gereği budur. Özel işletmeci
ise yalnızca yoğun ve kârlı hatları, kârlı saatlerde işletir ve bu ağır sabit
giderlerin çoğunu taşımaz. Bu nedenle özel işletmeci, belediyenin zarar ettiği
bir tarife düzeyinde dahi kâr edebilir.
Bu asimetrinin bir sonucu, kamu eliyle yaratılan bir
rant biçimidir. Bir özel halk otobüsü ya da dolmuş hattının işletme hakkı,
taşıdığı güvenceli ve sübvanse edilmiş yolcu akışı sayesinde, zamanla
milyonlarca liraya el değiştiren bir metaya dönüşür. Bu değer, işletmecinin
verimliliğinden ya da yatırımından değil, kamunun tanıdığı hat tekelinden ve
aktardığı gelir desteğinden doğar; yani toplumsal olarak üretilmiş bir değerin
özel olarak el konulmasıdır. Bedava ve indirimli yolcunun bedeli doğrudan ilgili
bütçelerden karşılandığında ve tarife şeffaflaştığında, bu örtük destek
kalemlerinin önemli bölümü gereksizleşir; işletmeci taşıdığı her yolcudan
gerçek bedeli alır, ne eksik ne fazla. Böylece hem kamu kaynağından özel
işletmeciye yapılan dolaylı kâr aktarımı sınırlanır, hem hat işletme hakkının
spekülatif meta değeri söner, hem de belediye otobüslerinin gerçek performansı
daha şeffaf biçimde değerlendirilebilir. Bu konunun ayrıntılı çözümlemesi başka
bir çalışmanın konusudur; burada yalnızca tarife adaletinin bu alana da uzanan
bir yan sonucu olduğuna işaret etmekle yetiniyoruz.
8. Sonuç
Bu bildiri, toplu taşıma tartışmasının olağan
çerçevesini -“zam kaçınılmaz mı, sübvansiyon sürdürülebilir mi?”- bir başka
soruyla değiştirmeyi önerdi: Bu yükü kim taşıyor? Ankara/EGO örneğinin yuvarlak
verileri, bugünkü tarife yapısının dar gelirli tam bilet yolcusunu,
başkalarının yolculuğunu finanse eden görünmez bir aktöre dönüştürdüğünü
gösterdi. Tam bilet ödeyenin her binişte taşıdığı yaklaşık 13 TL’lik gizli
transfer, bu adaletsizliğin ölçüsüdür.
Önerilen yapı, sübvansiyonu ortadan kaldırmaz; onu korur ama adil ve şeffaf hale getirir. Bedava ve indirimli yolculuğun bedeli, onu üstlenmesi gereken bütçelere yıkıldığında, herkesin ödeyeceği bilet bugünün çok altına iner ve en kırılgan kullanıcının sırtındaki görünmez yük kalkar. Sosyal hak ortadan kalkmaz; görünür, hesabı sorulabilir bir bütçe kalemine dönüşür. Mesele, toplu taşımanın ucuzlaması ile sosyal devletin sürdürülmesi arasında bir tercih değildir; tersine, yükün doğru biçimde dağıtılması, ikisini aynı anda mümkün kılar. Tarife adaleti hem daha ucuz bir bilet hem daha şeffaf bir hesap hem de dar gelirlinin sırtından kaldırılmış bir yük demektir.





YORUMLAR-GÖRÜŞLER
Henüz yayınlanmış görüş yok.