1. Giriş: Sahip Olmak ile Barınmak
Barınma ile mülkiyet gündelik dilde iç içe geçer; oysa kavramsal olarak bambaşka şeylerdir. Mülkiyet, bir kişinin belirli bir taşınmaz üzerindeki hukuki tasarruf yetkisidir. Barınma ise bir insanın güvenli, sağlıklı ve onurlu bir mekânda yaşama ihtiyacıdır ve bu ihtiyaç, herhangi bir taşınmaza sahip olup olmamaktan bağımsızdır. Mülkiyet sahip olmayı gerektirir; barınma yalnızca insan olmayı. Bu ayrım soyut bir kuram değildir. Uluslararası hukukta açıkça tanınmıştır: Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi'nin 1991 tarihli 4 Numaralı Genel Yorumu, kullanım biçimi ne olursa olsun, kira da olsa, kooperatif de olsa, hatta enformel yerleşim de olsa, herkesin barınma güvencesine sahip olduğunu söyler. Hak, tapuya değil, fiilen orada yaşıyor olmaya bağlanır.
Türkiye bu uluslararası çerçevenin tarafıdır, ama kendi anayasal kurgusunda barınmayı eksik bir dille düzenlemiştir. 1982 Anayasası'nın 57. maddesi "Konut Hakkı" başlığını taşır; ne var ki metin bir hak değil, bir ödev dilinde yazılmıştır: Devlet konut ihtiyacını karşılayacak "tedbirleri alır." Buna karşılık mülkiyet (md. 35) açık bir hak öznesine, malike bağlanmıştır. Çıtak'ın (2026) "unutulan anayasa" çözümlemesinde dikkat çektiği gibi, bu ödev dili ve 65. maddenin getirdiği "mali kaynakların yeterliliği ölçüsünde" sınırı, barınma hakkının yargı önünde ileri sürülebilirliğini (justiciability) tartışmalı kılar. Oysa 65. madde maliyeti, devletin ödevi yerine getirip getirmeyeceğinin değil, ne ölçüde getireceğinin koşulu sayar ve sosyal devlet ilkesi, devleti "gerçek eşitliği sağlamak için güçsüzü güçlüye karşı korumakla" yükümlü kılar. Bu, sosyal devletin temel mantığında içerilen adalet ölçütünün anayasal karşılığıdır: Barınma, mülkiyetle aynı yargısal güvenceyi hak eden bir haktır; onu salt bir politika hedefine indirgemek, anayasanın sosyal devlet özüyle bağdaşmaz.
Bu bildirinin iddiası şudur: Bu ayrım Türkiye'ye dışarıdan getirilecek bir yenilik değildir. Türkiye onu hem kendi hukuk geleneğinde yaşadı hem de yakın tarihinde bir kez daha, kendiliğinden, kitlesel olarak kurdu. Ama her iki durumda da aynı tercihle karşılaştı ve aynı yöne saptı: Mülkiyetten ayrı bir barınma güvencesini kurumsallaştırmak yerine, barınmayı mülke indirgemeyi seçti. Bu indirgeme, bir hakkı bir mala çevirdi ve mala çevirdiği anda, mülkü olmayan için o hakkı görünmez kıldı.
Aşağıda bu indirgemeyi iki tarihsel uğraktan izleyeceğiz. Önce Osmanlı toprak düzenindeki tasarruf hakkını, yani mülkiyetle kullanımın hukuken ayrıldığı yerli geleneği. Sonra gecekonduyu, yani yirminci yüzyılda bu ayrımın halk eliyle yeniden doğuşunu ve devletin onu nasıl mülke çevirerek harcadığını. İkisinin ortak dersi tektir: Barınmayı mülke bağlamak, onu korumaz; savunmasız bırakır.
2. Yerli Bir Gelenek: Tasarruf Hakkı ve Çıplak Mülkiyet
Türkiye'de mülkiyet bugün tek ve bölünmez bir bütün gibi düşünülür: Bir taşınmaza sahip olan kişi, onu kullanma, ondan yararlanma ve onun üzerinde tasarruf etme yetkilerinin tümüne birden sahiptir. Oysa bu, evrensel ya da zorunlu bir kurgu değildir. Osmanlı toprak düzeni, yüzyıllar boyunca bambaşka bir mantıkla işledi ve bu mantık tam da bugün ihtiyaç duyduğumuz ayrımı içinde taşıyordu.
Osmanlı arazi rejiminde toprağın büyük bölümü mîrî, yani devlete ait sayılırdı. Bu toprakların çıplak mülkiyeti (rakabe) devlette kalır, kullanım ve yararlanma hakkı ise toprağı işleyen kişiye, belirli esaslarla devredilirdi. Çiftçi toprağı eker, ürününü alır, hakkını mirasçısına geçirebilir, hatta devredebilirdi; ama toprağın kendisinin sahibi değildi. Sahiplik ile kullanım, hukuken iki ayrı katmandı. Bu kullanım hakkına tasarruf hakkı deniyordu ve bu hak, mülkiyet olmadan da süreklilik ve güvence sağlıyordu. Ne var ki bu güvence koşulsuz değildi: Çiftçi toprakta üretimi yapmadığında ya da yapamadığında tasarruf hakkını yitirir, toprak üretim yapacak başka birine devredilirdi. Yani toprak, biriktirilecek bir servet değil, toplum için üretim yapılan ve barınılan bir alandı; hak da bu işleve bağlıydı. Halil İnalcık'ın “çifthane” sistemi olarak çözümlediği bu düzende, her çiftçi ailesine geçimini sağlayacak bir toprak parçası ayrılmıştı; toprağın çıplak mülkiyeti devlette, üretim yapma ve barınma sağlama koşuluyla tasarrufu ailedeydi.
Buradaki kavramsal incelik, bugünkü tartışma için çok değerlidir. Tasarruf hakkı, sahibine mülkiyetin getirdiği spekülatif yetkileri, yani toprağı bir değer biriktirme aracı olarak kullanma, değerlendiği anda satıp rant elde etme yetkilerini vermez; ama onu yerinden eden bir gücü de kabul etmez. Kişi orada güvenle yaşar ve üretir, ama toprağı bir sermayeye çeviremez. Hukuk tarihçisi Halil Cin, bu rejimi doğrudan modern Türk Medeni Kanunu'nun mülkiyet kavramıyla karşılaştırmış ve mîrî arazideki tasarrufun, Medeni Kanun'un tanıdığı tam mülkiyetten farklı, kendine özgü bir ayni hak olduğunu göstermiştir. Yani Türkiye'nin hukuk geleneğinde, mülkiyetten ayrı ama güçlü bir kullanım güvencesi kategorisi zaten vardı. Bu kategori, bugün uluslararası insan hakları hukukunun barınma hakkının kalbine yerleştirdiği kavramla şaşırtıcı biçimde örtüşür: kullanım güvencesi (security of tenure). Bu kavrama göre, kişinin evinde güven, huzur ve onur içinde yaşamasını sağlayan güvence; yasal, geleneksel ya da enformel her türlü düzenlemeyle kurulabilir ve mülkiyet sahibi olmaya bağlı değildir. Yani Osmanlı tasarruf hakkı, çağdaş hukukun ancak yirminci yüzyılın sonunda kavramsallaştırdığı bir ilkenin, yüzyıllar önce işleyen bir biçimiydi: barınmanın güvencesini mülkten değil, fiili ve tanınmış kullanımdan almak.
On dokuzuncu yüzyıl bu ayrımı silmeye başladı. 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi ve sonrasındaki düzenlemeler, tasarruf hakkını adım adım modern mülkiyete yaklaştırdı; toprak giderek alınıp satılan, biriktirilen, üzerinde rant elde edilen bir mala dönüştü. Cumhuriyet'in Medeni Kanunu ise bu dönüşümü tamamladı: Tek, bölünmez, spekülasyona açık mülkiyet, toprağın tek meşru sahiplik biçimi haline geldi. Tasarruf hakkı kategorisi hukuk kitaplarının tarihsel bölümlerine çekildi. Bu, teknik bir hukuk değişikliği gibi görünür; ama aslında barınma ile sahipliği birbirinden ayırabilen bir aracın kaybıdır. Türkiye, mülkiyetten bağımsız güvence kurma imkânını, daha yirminci yüzyıla girmeden bir kez yitirmişti.
3. Bir Hakkın Yeniden Doğuşu: Gecekondu
Yirminci yüzyılın ortasında, kaybolan bu ayrım beklenmedik bir biçimde geri döndü; ama bu kez hukuk kitaplarından değil, yoksulun elinden. 1950'lerden başlayarak milyonlarca yurttaş kente göç etti ve devletin sağlamadığı barınmayı kendi elleriyle çözdü. Hazine arazisi ya da boş bir kamu toprağı üzerine, çoğu zaman bir gecede inşa edilen bir yapı; sonra mahalleye dönüşen, çevresine altyapı çeken, kent içinde yeni bir mekânsal ve toplumsal düzen kuran yerleşimler. Bu, dünya kentleşme tarihinde nadir görülen bir fiili barınma hakkı pratiğiydi: İnsanlar, devletin tanımadığı bir hakkı kendi eylemleriyle gerçekleştirdiler.
Gecekonduyu salt bir gerilik, bir çarpıklık, bir suç olarak görmek yaygın bir alışkanlıktır; ama bu bakış, olgunun en önemli boyutunu kaçırır. İlhan Tekeli, konut sorununu konut sunum biçimleri üzerinden çözümlerken, gecekonduya bir sorun olarak değil, Türkiye'nin sanayileşme döneminde ortaya çıkan ve o dönemin profesyonellerinin üretemeyeceği özgün bir konut sunum biçimi olarak yaklaşır. Tekeli, Gülöksüz ve Okyay'ın 1976 tarihli “Gecekondulu, Dolmuşlu, İşportalı Şehir” çalışması da aynı bütünlüğün parçasıydı: Gecekondu, dolmuş ve işportacılık, kentin enformel emekle ayakta duran üç yüzü olarak birlikte okunuyordu. Bu çerçevenin örtük bir sonucu vardır: Gecekondulunun çoğunlukla enformel sektörde, kayıt dışı emekte yer alması, onun yalnızca konutunu değil, emeğini de görünmez kılıyordu. Kayda geçmeyen emek, kayda geçmeyen konutla birleşince, mülksüz iki kez görünmez oluyordu. Gecekondu, kendi kendine örgütlenen, banka kredisi, faiz, ipotek gibi araçlara başvurmadan, doğrudan emekle ve dayanışmayla üretilen bir barınma çözümüydü; toplumsal ve ekonomik maliyeti en düşük olan çözüm. Mehmet Adam, daha 1970'lerde, gecekondunun bu örgütlü ve kademeli mantığını kavramsallaştırmaya çalışmış; konutu bitmiş bir ürün olarak değil, zaman içinde büyüyen, almaşık (alternatif) üretim süreçleriyle gelişen bir alan olarak ele almıştı. Konut, tek seferde kurulan bir meta değil, sakininin emeğiyle aşama aşama ürettiği bir süreçti.
Bu okuma yalnızca yerel bir sezgi değildir; uluslararası konut kuramının da merkezinde durur. Gelişmekte olan dünyada savaş sonrası konut düşüncesinin en etkili ismi sayılan ve Birleşmiş Milletler ile Dünya Bankası politikalarını biçimlendiren John F. C. Turner, Peru'nun gecekondu muadili “barriada” yerleşimlerinden hareketle, konutun bir nesne değil bir süreç olduğunu savunmuştu: Önemli olan konutun ne olduğu değil, insanların hayatında ne yaptığıdır. Turner'ın "fiil olarak konut" (housing as a verb), "yapma özgürlüğü" (freedom to build) ve "sakin denetimi" (dweller control) kavramları, gecekonducunun yaptığı şeyin tam da kuramsal karşılığıdır: Barınmayı, uzmanın tepeden tasarladığı bitmiş bir ürün olarak değil, sakinin kendi denetiminde ürettiği bir süreç olarak kurmak. Türkiye'nin gecekondusu, Turner'ın dünya ölçeğinde tarif ettiği olgunun en geniş örneklerinden biriydi; ama Türkiye onu kuramın değer verdiği yönüyle değil, yıkılması gereken bir sorun olarak gördü.
Bu olumlu okuma yalnızca sonraki kuşağın değerlendirmesi de değildi; kendi döneminde de dile getirilmişti. Mimarlık ortamının yıllar içindeki tartışmaları izlendiğinde, 1960'ların ortasında bile gecekonduyu tek yönlü mahkûm etmeyen seslerin var olduğu görülür. Sözgelimi, barınma sorununu dünya ölçeğinde inceleyen Birleşmiş Milletler uzmanı Charles Abrams, 1960'ların ortasında, kendi konutunu kendisi üreten kitlelerin çabasının bir gerilik değil, kıt kaynaklarla geliştirilmiş bir barınma stratejisi olduğunu; devletin görevinin bu yerleşimleri yıkmak değil, desteklemek ve altyapıyla donatmak olduğunu savunuyordu. Mübeccel Kıray, daha o yıllarda gecekondu mahallelerinin tek tip olmadığını; bir bölümünün mazbut işçi ve küçük memur mahalleleri olarak kentle düzenli bağ kurduğunu, yalnızca bir bölümünün geçiş-çöküntü alanı niteliği taşıdığını göstermişti. Kıray'ın açtığı bu çizgiyi sürdüren Tansı Şenyapılı, gecekonduyu kentin kıyısında "geçici" bir olgu değil, kentin işgücü düzeniyle eklemlenmiş kalıcı bir yapı olarak çözümlemeyi sürdürdü. Yani gecekondu hem yerli hem yabancı gözlemcilerce, körü körüne yıkılması gereken bir ur değil, anlaşılması ve yönlendirilmesi gereken özgün bir kentleşme biçimi olarak okunabiliyordu (Karpat, 2021). Bu sesler her zaman yazıya da geçmedi. Kendini yalnızca şehirci olarak tanımlayan Akın Atauz gibi, mesleğin ilk kuşağından kimi düşünürler, gecekonduyu bir kentleşme biçimi olarak savunan görüşlerini daha çok panellerde ve tartışma ortamlarında dile getirdiler; yazılı bir külliyat bırakmasalar da dönemin meslek belleğinde bu bakışın canlı tutulmasına katkıda bulundular.
Buradaki tarihsel koşutluk çarpıcıdır. Gecekondu sakini, tıpkı mîrî arazideki çiftçi gibi, sahibi olmadığı bir toprak üzerinde fiilen yaşıyor ve onu kullanıyordu. Çıplak mülkiyet kamudaydı; fiili kullanım ve barınma sakinindeydi. Yüzyıllar önce hukukun düzenlediği o tasarruf ilişkisi, şimdi enformel olarak, kendiliğinden yeniden kurulmuştu. Türkiye'nin önünde, bu fiili durumu tanıyıp güvence altına alarak, mülkiyetten bağımsız bir barınma rejimi kurma fırsatı duruyordu.
4. Seçilmeyen Yol: Kurulamayan Tasarruf Modeli
Bu fırsat yalnızca soyut bir imkân değildi; somut bir politika önerisi olarak da masaya gelmişti. 1960'ların ortasında, gecekondu sorununa kalıcı bir çözüm aranırken tasarlanan bir model, tam da mülkiyetten bağımsız barınma güvencesi mantığını taşıyordu. Düşünülen düzenleme şuydu: Kamu, kent planına uygun gelişme arsalarını kamulaştırır ya da satın alır; bu arsaları parselasyona ayırır ve bu parselleri göç eden ailelere ya da ıslah sırasında evi yıkılanlara satmaz, kiralar. Aile, kendisine tahsis edilen bu kamu arsası üzerinde, teknik yardım, malzeme yardımı ve sınırlı mali destekle kendi evini yapar; önce zemin katını kurar, sonra kademeli olarak geliştirir.
Bu modelin mantığını dikkatle okumak gerekir, çünkü neredeyse kusursuz biçimde tasarruf hakkının modern bir karşılığıdır. Arsanın çıplak mülkiyeti kamuda kalır, satılmaz; sakine yalnızca kullanım hakkı verilir. Sakin orada güvenle barınır, kendi emeğiyle konutunu üretir, ama toprağı bir spekülasyon aracına çeviremez. Gecekondunun kendiliğinden ürettiği aşamalı, emek-temelli konut süreci, bu kez kamu eliyle desteklenip düzenlenecektir. Mîrî arazideki çiftçi gibi, gecekondu sakini de sahip olmadan barınacaktı. Dönemin belgelerinde bu boş arsalar üzerinde kurulacak ilk konut çekirdeği için nüve mesken kavramı bile kullanılmıştı; yani konutun, çekirdeğinden başlayıp büyüyen bir süreç olarak tasarlanması fikri resmî düzeyde dile gelmişti.
Türkiye bu yolu seçmedi. 1966 tarihli 775 sayılı Gecekondu Kanunu ve onu izleyen uygulamalar, kiralama-tasarruf modelini değil, mülkiyetleştirme modelini esas aldı. Kamu arsası kiraya verilip kullanım güvencesi sağlanacağına, gecekondu sahibine tapu verildi; fiili barınma, hukuki mülkiyete çevrildi. İlk bakışta bu, yoksulun lehine cömert bir jest gibi görünür: İnsanlar ev sahibi oldu. Ama bu jestin içinde, sonradan ağır bedeli ödenecek bir tuzak vardı. Çünkü mülkiyet, kullanım güvencesinden farklı olarak, taşınmazı bir piyasa nesnesine çevirir ve bir kez piyasa nesnesi olduğunda, onu en kırılgan elden en güçlü ele taşıyan bütün mekanizmalar serbest kalır.
Bu yolun seçilmemiş olması, hiç düşünülmediği ya da hiç savunulmadığı anlamına gelmez; tersine, tam da o yıllarda açıkça dile getirilmişti. Mehmet Adam, 1979'da gecekondu sorununu değerlendirirken, bu yerleşimlerin çoğunlukla kamu toprağı üzerinde bulunduğunu hatırlatır ve şunu önerir: Oturanlara özel mülkiyetin zararlı güvencesi yerine ortak kullanım hakkı verilmelidir; üstelik, ekler, yasalar buna zaten olanak tanımaktadır. Adam'a göre ortak kullanım hakkı, sakine barınmayla ilgili tüm güvenceleri sağlarken, konutu komşularının çıkarını zedeleyen bir spekülasyon aracına dönüşmekten alıkoyar. Bu öneri, bu tebliğin savunduğu tasarruf mantığının neredeyse birebir karşılığıdır ve bir akademik öneri olarak, mülkiyetleştirme dalgasının tam ortasında kayda geçmiştir. Demek ki seçilmeyen yol, görülmeyen yol değildi; görüldüğü hâlde seçilmeyen yoldu.
Bu öneriyi anmak, dönemin çözümlemelerini olduğu gibi benimsemek anlamına gelmez. Adam ve Acar'ın gecekonduyu kapitalist sömürünün bir aracı olarak okuyan çerçevesi, daha o yıllarda meslek içinden eleştirilmişti; bir grup mimar, gecekonduda yaşayanların büyük çoğunluğunun ücretli fabrika işçisi değil, marjinal işlerde ve enformel sektörde çalışan kişiler olduğunu, dolayısıyla gecekonduyu ücretli emek-sermaye diliyle açıklamanın yanlış olduğunu ileri sürdü. Bu eleştiri kısmen yerindeydi, ama tehlikeli bir yerde duruyordu: Gecekonduluyu "işçi değil, enformel" sayarak, onu çözümlemenin dışına itme riski taşıyordu. Oysa enformel olmak, sınıfın dışında olmak değildir; tam tersine, ucuz-emek rejiminin en kırılgan ama kurucu ucudur. Marx'ın "yedek sanayi ordusu" dediği kesim, sistemin bir arızası değil, ücretleri baskılayan ve esnekliği sağlayan yapısal koşuludur. Enformel sektör de tam olarak budur. Dahası, gecekondu ile enformellik aynı rejimin iki ayağıdır: Gecekondu emeğin yeniden üretim maliyetini (barınmayı) düşürerek, işporta ve kayıt dışı dolaşım ise tüketim maliyetini düşürerek, düşük ücretin yaşanabilir kalmasını birlikte sağladılar. Biri olmadan diğeri ayakta duramazdı; sistem (kapitalist üretim ilişkileri) bu yüzden ikisine de yalnızca göz yummadı, onlara muhtaçtı.
İşte "enformel" sözcüğünün gizlediği şey budur. Sistemin merkezinde duran bir şeyi "kenarda, düzensiz, kayıt dışı" gibi adlandırarak, onun kuruculuğunu görünmez kılar. Tıpkı "gecekondu" sözcüğünün kalıcı bir mekânı "bir gecede kondurulmuş geçici" gibi göstermesi gibi. Adlandırmanın kendisi bir görünmezleştirme aracıdır: Önce ad konur (enformel, marjinal, kaçak), sonra o ad bir dışlama gerekçesine çevrilir. Bu nedenle bizim çerçevemiz sınıf çözümlemesini reddetmez, onu hak zemininde tamamlar: Mesele gecekondulunun hangi emek kategorisine girdiği değil, kaydı tutulmayan emeğin tapusu olmayan konutla birleşince mülksüzü iki kez hem üretimde hem mekânda görünmez kılmasıdır. Barınma hakkı tam da bu çifte görünmezliği kırmak için, emek statüsünden bağımsız bir özne tanımlar: Orada yaşayan insan.
Kısacası Türkiye, mülkiyetten bağımsız barınma güvencesini kurma fırsatını ikinci kez yitirdi. Birincisinde, Osmanlı tasarruf hakkını modern hukuka taşıyamamış; ikincisinde, gecekondunun fiili tasarruf pratiğini bir kullanım rejimi olarak kurumsallaştırmak yerine mülke çevirmişti. İki kayıp da hukuki zorunluluk değil, kurumsal tercihti.
Bu yolun yapılabilir olduğunu kanıtlayan somut bir tanıklık da vardır. Bütün baskıya rağmen, dönüşüm pazarlığına girmeyi reddeden, evini koruyan haneler oldu; sayıca azınlıktaydılar ama varlıkları yapısaldı. İki binlerde hâlâ büyük kentlerin çeperinde ayakta duran tek-iki katlı eski yapılar, çoğunlukla bu direnen sakinlerin elindeydi. Önemli olan şudur: Bu haneler, devletin desteği, plancının iradesi ve kurumsal bir program olmadan, yalnızca direnerek evlerini koruyabildiler. Tek başına bireysel direnişin başarabildiği şey, bir kamu programıyla desteklenseydi tüm gecekondu alanı için mümkün olurdu. Yani seçilmeyen yol bir hayal değildi; fiilen yürünebilir olduğunu, onu tek başına yürüyenler kanıtladı. Kapı kapanmamıştı; yalnızca o kapıdan girilmedi.
5. Mülke İndirgemenin Bedeli: Çürüme ve Soylulaştırma
Barınmayı mülke çevirmenin sonuçları iki düzlemde ağır oldu. Birincisi mekânsaldır. Gecekondu, bütün eksiklerine rağmen, kendine özgü bir mekânsal nitelik taşıyordu: Organik, insan ölçeğinde, arazinin eğimine uyan, sokakla doğrudan ilişkili, bahçeli, kendini idare eden bir doku. Altyapısı yetersizdi, yapım tekniği depreme dayanıksızdı, mülkiyeti belirsizdi; ama yaşanabilir, komşuluk barındıran, sakinini edilgen değil etken kılan bir yapısı vardı. İmar afları ve tapu tahsisleri bu dokunun üzerine bir rant beklentisi düşürdü. Bir ya da iki katlı gecekondu, önce ıslah planlarıyla dört kata, ardından plan değişiklikleriyle ya da kentsel dönüşüm geldiğinde altı, sekiz, on iki kata çıkabilir hale geldi. Bu beklenti, gecekondu sakinini bir barınan olmaktan çıkarıp bir rant aktörüne çevirdi.
Sonuç, mahallenin iki yönlü çürümesi oldu. Mekânsal olarak: Arazinin eğimine göre oluşmuş varyant yollar dik otomobil yokuşlarına, organik doku apartman yığınlarına, bahçeler ve yeşil alanlar asfaltlanmış sert zeminlere dönüştü. Toplumsal olarak: Kendini idare eden, dayanışma içinde yaşayan mahalleler, belediye hizmetine bağımlı, kendisini yalnızca mülk değeri üzerinden tanımlayan semtlere dönüştü. Bu dönüşümün en hassas yeri şudur: Plancılar bu çürümeyi önleyen ya da hafifleten taraf olmadılar; tersine, yasallaştırma gerekçesinin maskesi altında, imar planları eliyle yaşayan mahalleleri tekdüze ve niteliksiz mekânlara çeviren teknik aracılar oldular.
İkincisi toplumsal-siyasaldır. Gecekondu mahalleleri uzun süre içeride dayanışma, dışarıda damga arasında gerilimli bir kimlik taşıdı. İçeride ortak yoksulluk, ortak mücadele ve güçlü bir komşuluk vardı; dışarıda ise gecekonducu, kamu toprağını işgal etmiş bir kaçak yapı sakini, yani öteki olarak görülüyordu. İmar aflarıyla mülk sahibi olmak, bu damgadan kurtulmanın da yolu oldu: Mülk sahibi olunca, artık işgalci değil kentli sayılıyordu. Ama damgadan kurtulmanın bedeli dayanışmayı bırakmaktı. Mahallenin önceliği, ortak mücadeleden mülk değerinin korunması ve büyütülmesine kaydı. Bir hak pratiği olarak başlayan gecekondu, bir mülk edinme ve rant bekleme pratiğine dönüştü. Burada hangi siyasi sonucun iyi ya da kötü olduğu tartışılmıyor; tartışılan, barınmayı mülke bağlamanın toplumsal sonuçlarının ne kadar derin ve geri dönülmez olabileceğidir.
Mülkiyetleştirmenin son perdesi, 2000'li yıllardan itibaren kentsel dönüşüm pratiğiyle açıldı ve bu, soylulaştırmayı iki ayrı tipte yürüttü. Birinci tipte, gecekondu ve düzensiz konut alanları yıkılır, yerine orta-üst sınıfa hitap eden yapılar gelir. Eski sakin kâğıt üzerinde yeni yapıdan bir daire alsa bile, aidatı, ortak gideri ve değişen ticari çevreyi karşılayamaz; fiilen mahallesinden uzaklaştırılır. Tapusuz kiracılar ise süreç başladığında zaten tümüyle dışarıdadır. İkinci tipte, mevcut apartman alanları depreme dayanıksızlık gerekçesiyle yenilenir; burada mülk sahibi orta sınıf bile ek maliyeti karşılayamazsa hak kaybına uğrar ve bir semtte aynı anda onlarca bina yıkıldığında sakinlerin en az yarısını oluşturan kiracılar ciddi bir konut açığıyla, yükselen kiralarla, taşınma ve okul değiştirme zorunluluğuyla yüz yüze kalır. Mübeccel Kıray'ın daha 1960'larda işaret ettiği gecekondu çeşitliliği, bugün soylulaştırmanın bu farklı tiplerinde başka bir biçimde yankılanır: Yerinden edilme, her mahallede aynı mekanizmayla işlemez, ama her seferinde aynı kategoriyi, mülksüzü vurur.
Bu dönüşümün yaygın anlatısı, gecekonducunun bu süreçte zenginleştiğini söyler: Eline beş, on daire geçen, bir gecede mülk sahibi olan gecekonducu miti. Sayılar bu miti çürütür. Dönüşümde hane başına düşen ortalama daire çoğu hesapta bir buçuk dolayındaydı; yani tipik bir hane, oturacağı bir daire ile küçük bir paydan ibaret bir karşılık aldı. Kimi durumda tam bir daireye bile ulaşamayıp pay paylaşan haneler oldu. Beş, on daire alanlar ise gecekondunun değil, kenarındaki geniş arazi sahiplerinin azınlığıydı. Asıl rant gecekonducuya değil, dönüşümü örgütleyen katmanlara aktı: Müteahhit inşaat ve rant kârını, arsa işindeki örgütlü aktörler aracılık payını, belediye-siyaset hattı ise plan değiştirme yetkisinin yarattığı değeri aldı. Bu aktörlerin ortak özelliği, hiçbirinin gecekonducu olmamasıydı. Mülkleştirme, gecekonducuyu zengin etmedi; onu, kendi emeğiyle ürettiği değerin küçük bir karşılığına razı olan en zayıf pazarlık tarafı yaptı.
Bu pazarlığın bir de tümüyle dışarıda kalanı vardı. Pazarlık masasına oturmanın koşulu mülktü: Bir gecekondu yapısına, bir arsa payına sahip olmak. Kiracılar, ortak alanda yapısı olmayan haneler, gecekondunun en yoksul kullanıcıları masaya hiç çağrılmadı; çünkü ellerinde pazarlık edecek bir mülk yoktu. Mülk temelli dönüşüm, mülksüzü tanımı gereği denklemin dışında bıraktı.
En çarpıcı dönüşüm ise gecekondunun toplumsal işlevinde yaşandı ve bu işlev tam tersine döndü. 1970'lerin gecekondusu, mülksüzü mülk sahibi yapan bir mekanizmaydı: Sakin emeğiyle, dayanışmayla, devletten yasallaştırma talep ederek kendi mülkünü kuruyordu; mülksüzlük geçici bir durumdu. Doksanlardan sonra gecekondu, mülksüzlüğü kalıcılaştıran bir kira pazarına dönüştü. Eski sakinler mülk sahibi olarak apartmana çekildi ve gecekondularını kiraya verdi; yeni gelenler ise artık emekle mülk üretemiyordu, çünkü gecekondu kurma dönemi kapanmıştı. Geriye yalnızca kiracılık kaldı. Dahası, bu yeni kiracı çoğu zaman "marjinal kesim" değildi: Polis, öğretmen, hemşire, memur gibi, Türkiye'nin geleneksel orta sınıfını oluşturan kamu görevlileriydi. Reel ücretler eridikçe, kentsel kiralar yükseldikçe ve lojman sistemi küçüldükçe, çekirdek orta sınıf da gecekonduda kiracı olmaya başladı. Bunun anlamı büyüktür: Mülksüzlük artık yalnızca en yoksulun değil, orta sınıfın da kaderi haline gelmişti. Aynı mekân, kırk yıl arayla, önce mülk üreten sonra mülksüzlüğü kalıcılaştıran iki zıt işlevi üstlendi. Mülksüzü görünmez kılan yapı, sonunda kendisini mülksüzleştirenleri de kapsayacak kadar genişledi.
İki tipin ortak noktası açıktır: Mülkiyetleştirme, soylulaştırmayı yalnızca olanaklı kılmaz, neredeyse zorunlu hale getirir. Barınma hakkı mülkiyetten bağımsız olsaydı ne birinci tipte gecekonducunun sürülmesi, ne ikinci tipte kiracının çaresizliği bu kadar kolay olurdu. Mülkiyet rejimi barınma sürekliliğinin tek teminatı olduğu için, mülk üzerinde oynanan her yenileme oyunu fiilen bir barınma kaybına dönüşür.
6. Sonuç: Görünmez Kılınan Hak
Bu tebliğ boyunca gecekondudan çok söz edildi; ama gecekondu, asıl meselenin kendisi değil, en görünür kanıtıdır. Asıl mesele, barınma hakkının Türkiye'de bir hak olarak hiç kurulamamış olmasıdır. Türkiye'nin elinde bu hakkı kurmak için iki ayrı zemin vardı: Hukuk geleneğindeki tasarruf hakkı ve yakın tarihindeki gecekondu pratiği. İkisi de mülkiyetten bağımsız bir barınma güvencesinin hem mümkün hem de Türkiye'ye özgü olduğunu gösteriyordu. Türkiye ikisini de mülke indirgedi. İndirgediği anda da mülkü olmayan için barınmayı görünmez kıldı: Tapusu olan korundu, olmayan yok sayıldı.
Görünmez kılınan, bir yapı tipi ya da bir nostalji değildir. Görünmez kılınan, mülkü olmadan kentte yaşayan insanın hakkıdır. Kiracı, eski gecekondu sakini, dönüşümde dairesini koruyamayan dar gelirli, kamuda fiilen barınan ama tapusuz olan herkes; hepsi bu görünmezliğin içindedir. Mülkiyet bu insanların barınmasını korumadı; tersine, barınmalarını mülke bağlayarak onları her piyasa hareketinde savunmasız bıraktı. Korunması gereken mülkiyet ilişkisi değil, fiili barınma durumunun kendisidir.
Önerilen şey yeni bir icat değildir; tersine, Türkiye'nin iki kez yitirdiği bir imkânın geri çağrılmasıdır. Burada bir noktayı açıkça belirtmek gerekir: Mülkiyet yerine kullanım hakkı önerisi bu tebliğe özgü değildir. Daha 1970'lerde, Mehmet Adam başta olmak üzere dönemin kimi düşünürleri bunu açıkça savunmuştu; o kuşağın gecekonduyu bir suç değil bir imkân olarak gören sesleri vardı. Aradaki fark çerçevededir. O dönemin çözümlemesi büyük ölçüde sınıf ve kapitalistleşme kavramlarına dayanıyordu; bu tebliğ ise aynı sonuca, yani mülkiyetten ayrı bir kullanım güvencesine, barınma hakkı ve Osmanlı tasarruf geleneği zemininden varıyor. İki yol da aynı yere çıkıyor: Barınmayı mülke bağlamamak. Unutulmuş ya da örtülmüş bir doğruyu yeniden seslendirmek, onu sahiplenmek değil, hakkını teslim etmektir. Bir doğru, kabul görene kadar tekrar tekrar söylenmeyi hak eder. Mülkiyetten bağımsız, tasarruf benzeri güvence biçimleri yeniden kurulabilir. Bunun somut adımları vardır:
• Kamu arsaları üzerinde, satışa değil kullanım hakkına dayalı, devredilemez ve süreli barınma güvenceleri tanımlanması; yani çıplak mülkiyeti kamuda kalan bir tasarruf rejiminin çağdaş biçimde yeniden kurulması.
• Kentsel dönüşüm ve kamulaştırma süreçlerinde, hak öznesinin yalnızca malik değil, fiilen barınan olarak tanımlanması; kiracının ve tapusuz sakinin telafi ve yerinde barınma hakkının güvenceye alınması.
• Gecekondunun aşamalı, emek-temelli, kendini üreten konut mantığının, mülkleştirme yerine desteklenmiş kullanım modelleriyle yeniden değerlendirilmesi.
• Barınma güvencesinin, BM 4 Numaralı Genel Yorum'un öngördüğü gibi, kullanım biçiminden bağımsız olarak tüm sakinleri kapsayacak biçimde hukuki güvenceye kavuşturulması. Nitekim Birleşmiş Milletler'in kentsel yoksullar için kullanım güvencesi (security of tenure) ilkeleri ve bu alandaki raporlar, bireysel mülkiyet dışındaki kira ve ortak kullanım biçimlerinin de devletçe tanınıp desteklenmesi gerektiğini açıkça ortaya koyar; yani önerdiğimiz tasarruf rejimi, uluslararası insan hakları hukukunun zaten savunduğu bir yöndür.
Dünya Şehircilik Günü'nün ellinci kolokyumu için bu tebliğin önerisi şudur: Meslek, barınma hakkını mülkiyetin gölgesinden çıkarmalı ve onu kendi başına görünür kılmalıdır. Türkiye, sahip olmadan barınmanın hem hukuken mümkün hem de tarihsel olarak kendisine ait olduğunu iki kez deneyimledi; iki kez de unuttu. Bu hakkı yeniden görünür kılmak, geçmişten bir şeyi geri almak değil, bedeli zaten ödenmiş bir dersi nihayet öğrenmektir. Çünkü bir kenti var eden, oraya tapuyla bağlananlar değil, orada yaşayanlardır.


YORUMLAR-GÖRÜŞLER
Henüz yayınlanmış görüş yok.