1. Giriş: Söylem Çok, Örnek Yok

Türkiye'de plancılar adaletten, kamu yararından, "halk için kent, kentli için plan"dan sıkça söz eder; ama bu söylem büyük ölçüde havada kalır. Planlamanın gerek mekân, gerek kent, gerekse kent halkı üzerinde nasıl bir adalet kurduğuna ilişkin somut bir örnek yoktur; söylem vardır. Adalet kuramı bu alanda zengindir (Fainstein, 2010; Harvey, 2003; Soja, 2010); ancak bu zenginlik, gerçekleşmiş bir adaleti değil, çoğunlukla bir özlemi ya da bir adaletsizlik eleştirisini dile getirir.

Bu bildiri boşluğun nedenini şöyle koyar: Planlamanın adalet söyleminin ne bir öznesi ne de somut bir hak iddiası vardır. Bir "kim" ve bir "hangi hak" sorusuna bağlanmayan adalet, ölçülebilir bir ölçüt değil, retorik bir süs olarak kalır. Bildirinin amacı bu çifte boşluğu -öznesizliği ve hak iddiasızlığını- önce adlandırmak, sonra doldurmaktır.

2. İmar Planında Adalet Neden Yoktur: Yasal, Yönetsel, Uygulama

Boşluğun kökü, aracın kendisindedir. İmar planı -yasal, yönetsel ve uygulama anlamında- bir adalet aracı değildir. Adalet, imar planının ne konusu ne de öznesidir. Bunu üç düzeyde göstermek mümkündür.

Yasal anlamda, imar planının içeriği arazi kullanımı ile emsal, kat ve yapılaşma haklarının parsele dağıtımından ibarettir. Planın öznesi parsel ve onun malikidir; mülksüzü tanıyan, ona bir hak atfeden tek bir hüküm yoktur. Paftada parseller ve dolayısıyla mülk sahipleri vardır; mülksüzler yoktur. İmar Kanunu'nun 18. maddesi uyarınca yapılan imar uygulaması ile düzenleme ortaklık payı, ya da değer artış payı gibi araçlar bile ya malikler arasında bir paylaştırmadır ya da malikte oluşan değer artışının bir bölümünün kamuya aktarımını sağlıyormuş gibi algılanır. Hiçbiri kentin yarıdan fazlasını oluşturan ve arsadaki değer artışının oluşmasında payı olan mülksüze yönelmez; hiçbiri onu bir hak öznesi saymaz.

Yönetsel anlamda, plan müellif-meclis-onay-askı-itiraz-yargı zinciri içinde üretilir. Bu sürecin tarafları maliklerle teknik aktörlerdir. Askıya çıkan plana itiraz edebilen, iptal davası açabilen, parseli üzerindeki kararı izleyen, maliktir. Mülksüzün bu zincirde ne bir yeri ne de çoğu kez bir dava ehliyeti vardır. Süreç, tanımı gereği mülk sahibinin sürecidir.

Uygulama anlamında, plan kendini parselasyon, ruhsat ve giderek plan değişikliği yoluyla gerçekleştirir. Ürünü, malikler arasında bir rant dağılımıdır. Mülksüz bu dağılımın tarafı değildir; olsa olsa onun dolaylı sonuçlarına -kira artışına, yerinden edilmeye- maruz kalır. Kısacası imar planı, her üç düzeyde de mülkü düzenler, kentlilerin büyük bir kısmı için adaletsizliği yeniden üretir, adaleti değil.

3. Kuralı Doğrulayan İstisnalar: Proje ile Planı Ayırmak

Mülkü olmayan bazı kesimlerin barınma hakkını gerçekleştirmek için planlamanın da desteği ile birkaç olumlu örnek anılır. Türkiye'de en bilineni, Ankara'da belediye-kooperatif işbirliğiyle gerçekleşen Batıkent'tir (Keskinok, 2006). Benzer mantıkla, Türk-İş'in öncülük ettiği sendikal semt projeleri -Ankara'da Aydınlıkevler ve Balgat 100. Yıl gibi yerleşimler- görece sağlıklı ve erişilebilir konut alanları yaratmıştır. Bu deneyimler değerlidir. Ancak savı çürütmek bir yana doğrularlar; yeter ki proje ile plan ayırt edilsin.

Bunların her biri bir konut projesidir, imar planının kendisi değil. Adil-eğilimli sonucu üreten, planın hükümleri değildir; toprağın kamu eliyle (kamulaştırma) ya da örgütlü birikimle (kooperatif, sendika) elde edilmesi ve bu örgütlenmenin kendisidir. İmar planı burada yalnızca bir araçtır; dağıtıcı motor başka yerdedir. Üstelik bu projeler, birikim yapabilen, bir kooperatife ya da sendikaya üye olabilen örgütlü orta-alt gelir gruplarına ulaşır. Aynı işi, daha kısa ya da banka destekli uzun taksitlerle piyasa aktörleri de yapar. Hiçbiri en alttaki mülksüze (en çok ihtiyacı olana) ulaşmaz; uygulamaların hiçbiri de imar planından doğmaz.

Aynı örüntü uluslararası ölçekte de görülür. Adaletin gerçekleştiği ender örneklerde -Viyana'nın belediye konutu, Brezilya'nın 2001 Kent Statüsü, Helsinki'nin Önce Konut programı (Y-Foundation, 2017)- sonuç, imar planı ya da zonlama tek başına değil; her zaman toprak politikası, kamusal konut ve mali değer-yakalama ayaklarıyla ve mülksüzü açık bir özne alarak elde edilmiştir. Türkiye'deki eleştirel yazın da bu dağıtıcı boşluğu zengin biçimde belgeler; ama çoğunlukla planın ürettiği adaletsizliğin eleştirisi olarak (Türkün, 2014; Kuyucu ve Ünsal, 2010), adil bir planın örneği olarak değil. Sonuç tektir: Adalet ne zaman bir kıvılcım göstermişse, imar planının içinden değil, ona eklenen toprak ve örgütlenme ayağından doğmuştur.

4. Boşluğu Doldurmak: Rawls'un Fark İlkesi ve Öznenin Belirlenmesi

Adaleti planlamaya geri çağırmak için, önce öznesini ve hakkını belirlemek gerekir. Bildiri bunun için John Rawls'un fark ilkesini şehir planlamaya bir analiz aracı olarak sunar (Rawls, 2017). Fark ilkesi, eşitsizlikleri ancak en dezavantajlı kesimin durumunu iyileştirdiği ölçüde meşru sayar; böylece adaleti bir slogan olmaktan çıkarıp sınanabilir bir kritere dönüştürür. Soru artık nettir: Verili bir kentsel düzenleme, en altta duranın lehine mi işliyor?

Kentte en altta duran, mülksüzdür. Bunu dar anlamıyla, yalnızca tapusuz olarak değil; kiracı, göçmen, yaşlı, engelli, barınma hakkını kullandığı tek bir konutu olan dar gelirli, kentin kırılgan bireyleri, yapısal olarak dışlanan tüm kent ötekisi olarak anlamak gerekir. Bu özne, planlama yazınında dışlananın görünmezliğini çalışan damarla akrabadır (Sandercock, 1998); ama ondan ayrılır: O damar dışlananı çoğunlukla kimlik ekseninde adlandırır; bu bildiri ise mülkiyet ekseninde. Kente ve onun üretilmesine bir hak olarak bakan gelenek de (Lefebvre, 2016; Marcuse, 2009), bu hakkın asıl sahibinin yoksun bırakılan olduğunu vurgular.

Somut hak ise barınma hakkıdır ve Anayasa'nın 57. maddesinde zaten tanımlıdır. Planlama, bu hakkın nasıl gerçekleştirilebileceği üzerinde düşünmek zorundadır. Özne (mülksüz) ile hak (barınma) birlikte konduğunda, adalet söylemi havadan inip ölçülebilir bir zemine oturur.

5. Konutun Metalaşması ve Mülksüzün Görünmezleşmesi

Oysa Türkiye'de planlama konutu bir hak olarak değil; bir parsel, yapılaşma ve finansallaşma meselesi olarak ele alır. Konut, barınma hakkının nesnesi olmaktan çıkıp bir yatırım aracına dönüştürülür. Çağrının bu izlekte işaret ettiği finansallaşma tam da budur: Bir hakkın bir varlığa çevrilmesi (Aalbers, 2016; Madden ve Marcuse, 2016).

Konut bir varlık hâline geldiğinde, adaletin öznesi olan mülksüz görünmez olur; çünkü varlık dünyasının öznesi maliktir, yatırımcıdır, kiraya verendir. Barınma hakkını finansın imparatorluğuna teslim eden bir düzende (Rolnik, 2019), planın muhatabı da kaçınılmaz olarak mülk ve onun değeri olur. Bu yüzden planlamanın adalet söylemi havada kalmaya mahkûmdur: Adaletin öznesini ve somut hakkını yerinden etmiştir. Konut sorununu barınma hakkı temelinde ele alamayan bir planlama ne adaletten ne de "halk için kent, kentli için plan"dan söz edebilir. Bu, bir niyet ya da duyarlılık eksikliği değil, yapısal bir konum sorunudur.

6. Önerisel Zemin: Barınma Hakkı Bir Yükümlülüktür

Bildirinin önerisel yönü, planlamada adaleti yeniden zemine oturtmaktır. Bunun anahtarı, barınma hakkını devletin takdirine bağlı bir lütuf -bir sosyal yardım- olarak değil, yapısal bir yükümlülük olarak kurmaktır. Konut meselesi, tarihsel olarak da bir hayırseverlik değil, bir mülkiyet meselesidir (Engels, 2020); dolayısıyla gerçek çözümü de mülkiyet rejimine dokunmayı gerektirir.

Bu yükümlülüğün üç dayanağı vardır ve birlikte ele alındığında devletin mülksüze karşı yapısal bir borcunu kurarlar: Eşit yurttaşlık, hazine arazisi üzerindeki ortak pay ve Anayasa'nın 57. maddesi. Eşit yurttaşlar, kamuya ait toprak varlığının da eşit ortaklarıdır; 57. madde ise devleti, barınma ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almakla yükümlü kılar. Bu üçü bir araya geldiğinde ortaya çıkan, mülksüze bir lütuf değil, ona payına düşeni verme borcudur.

Bu borcun maddi kaynağı da kentsel rantın toplumsallaştırılmasıdır. Henry George'un "kazanılmamış değer" kavramının çağdaş bir okuması, kentsel rantın -yani kamu yatırımının ve toplumsal gelişmenin ürettiği değer artışının- onu üreten kamunun hakkı olduğunu gösterir (George, 2006). Mülk sahibinde biriken bu değerin bir bölümünün toplumsallaştırılması, barınma hakkının finansmanının hem ahlaki hem maddi kaynağıdır. Böylece barınma hakkı, bütçesi olmayan bir vaat olmaktan çıkar; kendi kaynağını da gösteren bir yükümlülük hâline gelir.

7. Sonuç: Adaletin Sınanabilir Ölçütü

Sonuç olarak bildiri, bir planın adaletini sınanabilir tek bir ölçüte bağlamayı önerir: En altta duran mülksüzün barınma hakkını ne ölçüde güvenceye aldığı. Bu ölçüt, Fainstein'ın (2010) adil kent için önerdiği çoklu ölçütlerden -eşitlik, çeşitlilik, demokrasi- daha dardır; ama daha keskindir, çünkü adaleti tek bir öznede ve tek bir hakta somutlaştırır. Bir planı değerlendirmek artık soyut bir kamu yararı tartışması değil, somut bir sorudur: Bu plan, en alttakinin barınmasını iyileştiriyor mu, yoksa yalnızca malikler arasındaki rant dağılımını mı yeniden düzenliyor?

Rawlsçu fark ilkesi, (hakkaniyet olarak adalet) finansallaşma çağında planlamaya yitirdiği iki şeyi geri verir: Öznesini (mülksüz) ve hak zeminini (barınma). Bu ikisi geri konmadıkça, planlamanın adalet söylemi havada kalmaya devam edecek; konuldukça ise, "halk için kent, kentli için plan" sözü ilk kez sınanabilir bir anlam kazanacaktır.