1. Giriş: Kentsel Sit Korumacılığı Neyi Başaramadı?

Türkiye’de kentsel sit alanlarına yönelik korumacılık uygulamaları, sonuçları itibarıyla başarısızdır. Sit kararı alınan alanlarda yapılar harap olmuş, yıkılmış, yıkılmaya terk edilmiş, kentsel ve sosyal doku çözülmüş, yerleşik nüfus zamanla alanı terk etmek zorunda kalmış; tarihsel çevre büyük ölçüde işlevsizleşmiştir. Bu tablo, tekil uygulama hataları, kaynak sorunu ya da denetimsizlikle açıklanabilecek bir durum değildir. Sorun, koruma anlayışının kendisinde ve bu anlayışın dayandığı planlama araçlarında yatmaktadır.

Ayvalık, tüm yerleşim alanlarının kentsel sit ilan edildiği nadir örneklerden biri olarak, büyük ölçekli kentsel sit alanlarında korumacılığın yapısal sorunlarını görünür kılan öğretici bir örnek niteliğindedir.

2. Kamusal Değer – Özel Külfet Çelişkisi

Kentsel sit ilanı, kamusal yarar gerekçesiyle mülkiyet ve taşınmaz üzerindeki tasarruf haklarını ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Ancak bu sınırlandırmanın yarattığı maddi ve manevi külfetin nasıl telafi edileceğine dair işleyen bir mekanizma bulunmamaktadır. Kamusal bir değer adına alınan kararların maliyeti büyük ölçüde bireylere yüklenmektedir. Bu durum Türkiye’de kentsel sitler konusundaki başarısızlığın temel nedenidir. Korunan kasabada korunan evlerde yaşayanların, korumanın gerektirdiği masraflı bakımı uzun yıllar boyunca sürdürmesi ya da tüm maliyetleri ve idari süreçleri başarıp, yapıyı yenilemesi büyük ölçüde zordur. Bu durum sit kararının sonucunda yapıların, bakımsızlaşması, yaşamsızlaşması, terk edilmesi, nihayet yıkılması sürecinin temel nedenidir. Yapısına “çivi çakamayan” halk, korumayı bir cezalandırma gibi algılamakta, saygı duymamakta, tepkisini farklı şekillerde göstermektedir.

Bu durum, kültürel mirasın kamusal bir değer olduğu kabulü ile bu değerin korunma maliyetinin özel mülkiyet sahiplerine bırakılması arasındaki yapısal gerilimi ortaya koymaktadır (Graham, Ashworth & Tunbridge, 2000). Koruma, bu haliyle toplumsal bir sorumluluk olmaktan çıkmakta, bireysel bir yük hâline gelmektedir.

3. Koruma Amaçlı İmar Planı: Koruma mı, İmar mı?

3.1. Kavramsal Çelişki

“Koruma amaçlı imar planı” nitelemesi, koruma kavramı ile imar planı yaklaşımının farklı mantıklarını tek bir belge içinde birleştirmektedir. Koruma bütüncül, bağlamsal ve süreklilik esaslı bir yaklaşım gerektirirken; imar planı soyutlayıcı, parselci, normatif ve standartları olan bir araçtır ve büyümeyi, genişlemeyi, gelişmeyi öngörür. Bu birliktelik, pratikte korumanın imar mantığına tabi kılınmasıyla sonuçlanmaktadır.

UNESCO’nun Historic Urban Landscape yaklaşımı, tarihsel kentlerin yapıların toplamı olarak değil; sosyal, ekonomik ve mekânsal katmanlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır (UNESCO, 2011). Buna karşın Türkiye’de koruma, imar planı tekniği içinde daraltılmakta, yok edilmektedir.

3.2. Kentsel Sit Alanlarının Yapı Sitine İndirgenmesi

Koruma planları çoğu zaman yalnızca tescilli yapıları, yapıların parsel sınırlarını hatta çoğu zaman yapının kendi sınırlarını esas almakta; sokak dokusu, bahçeler, bahçe duvarları, müştemilatlar, kentsel boşluklar ve geçiş alanları koruma konusu olmaktan çıkmaktadır. Bu yaklaşım, kentsel sit alanlarını fiilen tekil yapı sitine indirgemektedir. Kentsel sit olarak korunacak alan bozulmakta, dönüşmekte, imar planları ile tek tip şekillendirilmiş sıradan kentlerden farkı birkaç restore edilmiş güzel bina ve dar sokaklar ve yıkıntılar olmaktadır.

3.3. Kentsel Yaşamın Görünmez Kılınması

Yapı merkezli koruma anlayışı, kentsel yaşamı oluşturan unsurları görünmez kılmaktadır. Bahçeler, bostanlar, su yolları, dar sokaklar, sokak girinti-çıkıntıları, duvarlar ve küçük meydancıklar; düzensizlik ya da teknik sorun olarak değerlendirilerek ortadan kaldırılmaktadır. Oysa bu unsurlar, kentsel yaşamın ritmini ve sosyal karşılaşmaları mümkün kılan temel bileşenlerdir. İmar planının çizim teknikleri ve temel yaklaşımları tarihsel kentsel dokunun organik yapısını algılamamakta ve bozmaktadır. Yasadan gelen standartları planlama alanına uygulamak için de gereken ek teknik ve sosyal donatı alanlarını, sit alnının dokusunu imha ederek sağlamaktadır. İmarın gelişmeci ve genişlemeci mantığı, dokuya nüfus zorlaması dolayısıyla ilave konut ve yapı alanı gereksinimi yaratmakta, korunması gereken doku, parçalanmakta ve işlev değişikliklerine uğratılmaktadır.

3.4. Kültürel Varlığın, İnsanın Yok Sayılması

 

3.5. “-mış Gibi” Yapılar ve Taklitçi Koruma

Koruma planları aracılığıyla, tarihsel dokunun boşlukları “eskiyi andıran” yeni yapılarla doldurulmaktadır. Güncel yapı teknikleriyle üretilen bu tekdüze yapılar, sahte bir tarihsel bütünlük algısı yaratmaktadır. Sokak cephe dokusunda karmaşıklığa yol açan eski ile yenilenmişi, yeni yapılıp eski görüntüsü verilmişi, yıkılmaya terkedilmişi bir arada gösteren bu uygulama süreci kentsel dokunun tüm estetik ögelerini yok etmekte, tarihi yapı kültürünün algılanmasında imkânsızlık oluşturmaktadır. Bu süreç, özgün yapıların çevreleri içinde değersizleşmesine ve yıkımın teşvik edilmesine yol açmaktadır. Bu durum, MacCannell’in tanımladığı “sahnelenmiş otantiklik” kavramıyla örtüşmektedir (MacCannell, 1976).

4. Ayvalık’ta Üretim Belleğinin Tasfiyesi

Ayvalık’ın tarihsel gelişimi yalnızca konut dokusu üzerinden okunamaz. Sabun fabrikaları, zeytin ve zeytinyağı üretim tesisleri, zanaatkâr yapıları ve liman, kentin üretim ve ticaret belleğinin omurgasını oluşturmuştur. Ancak bu yapılar, koruma süreci içinde işlevlendirilmemiş; bir kısmı yıkılmış, bir kısmı otoparklara, marketlere, AVM’lere dönüştürülmüş, bir kısmı ise işlevsizlik ve kullanılamama nedeniyle terk edilmiş, yıkılmaya bırakılmıştır.

Benzer bir dönüşüm Ayvalık Limanı’nda da yaşanmış; üretim ve ticaret işlevi olan liman alanı restoran ve otel bölgesine indirgenmiştir. Bu süreç, kentin üretimden koparılarak tüketim odaklı bir mekâna dönüştürülmesini ifade etmektedir (Harvey, 1989; Zukin, 1987).

5. Turizm, Soylulaştırma ve Mevsimsel Issızlık

Turizm, kentsel sit alanlarının korunmasında temel çözüm olarak sunulmaktadır. Ancak turizm odaklı dönüşüm, kenti yaşayan bir mekân olmaktan çıkararak tüketilen bir sahneye dönüştürmektedir (Urry, 1990). Yüksek yenileme maliyetleri ve artan fiyat baskısı, yerleşik nüfusun alanı terk etmesine yol açmaktadır. Yerleşik nüfusun, turizm işletmecisi olma kapasitesi düşük olduğundan, yapıları konaklama tesisine çevirecek kaynakları olmadığından, turizm, kentsel sit alanı sakinlerinin değil, dışardan gelenlerin işi olmaktadır. Turizm restorasyonu gerçekleştirebilir, yapıyı kurtarabilir ama sosyal dokuyu değil. Ayvalık özelinde ise sayısı binden çok olan tescilli yapının turizm veya dışardan gelecek yatırımcı kaynağı ile yenilenmesini, korunmasını beklemek de uygun olmamış, aradan geçen yaklaşık 50 yılda yapıların büyük bir kısmı, harabeye dönüşmüş, yıkılmıştır.

Ayrıca, dışardan gelen yatırımcının yaptığı gerek konut amaçlı gerekse turizm amaçlı her yeni restorasyon, çevredeki konut değerlerini yükselterek dolaylı bir yerinden edilme baskısı yaratmaktadır. Bu süreç, uluslararası literatürde turizm kaynaklı soylulaştırma olarak tanımlanmaktadır (Gotham, 2005; Cocola-Gant, 2018). Türkiyede kentsel sit alanlarında yaşanan da budur.

6. Sonuç

Ayvalık örneği, Türkiye’de kentsel sit alanlarının korunmadığını; koruma söylemi altında sistematik biçimde tasfiye edildiğini göstermektedir. Sorun uygulamada değil; bizzat koruma anlayışının, planlama araçlarının ve dönüşüm rejiminin kendisindedir.

Kentsel sit alanları, korunamıyor; koruma taklidi yoluyla yok ediliyor.