Bunu iki yönden ele alacağız. Birincisi, bu topraklarda Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana topraktaki mülkiyet ve bu mülkiyetin tasarrufunun nasıl olduğu, nasıl değiştiği konusudur. İkincisi, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde farklı ülkelerde nasıl olduğu ve nasıl işlediği konusudur. Bu iki inceleme de göstermiştir ki, toprakta kentleşme ile oluşan ve imar yoluyla açığa çıkan rantın arazi sahibine gitmesi mutlak bir durum değildir. Bu konuyu ayrıca Anayasal Hukuk açısından da ele aldığımızda Türkiye için de farklı bir yol mümkündür.

Türkiye’de mülkiyet rejimi, bir 'gelenek' değil; 19. yüzyılda Batı kapitalizmine eklemlenmek için kurgulanmış bir 'hukuki ithalat’tır. Dolayısıyla 'kadim' değildir, değiştirilebilir."

Tarihsel Süreç Özeti:

  1. Antikite/Osmanlı: Toprak müşterek bir kaynaktır (Miri).
  2. 19. Yüzyıl (Mecelle): Toprak "meta"ya dönüşmeye başlar (Rantın doğuşu).
  3. 20. Yüzyıl (Cumhuriyet): Tapu ile bu "meta" tescil edilir (Rantın yasallaşması).
  4. 21. Yüzyıl (Yeni Paradigma): Toprağın yeniden "yaşam alanı" ve "müşterek kaynak" olarak tanımlanması (Rantın kamulaştırılması).

Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti Nasıldı?

Türkiye'nin tarihsel kökenlerine indiğimizde toprak hiçbir zaman bireyin sınırsız tasarruf edebileceği bir mülkiyet rejiminde olmamıştır. Gelenekte 'mülkiyet', kamunun iznine tabi bir 'işletme hakkı'ndan ibarettir.

Osmanlı "Miri" Sistemi: "Mülk Devletindir, Kullanım Halkındır" 19. yüzyıla kadar Osmanlı toprak rejiminin %90’ı Miri Arazi (devlet arazisi) statüsündeydi. Bu sistemde "mülkiyet" kavramı bugünkü gibi tekil değil, parçalıydı: Rakabe (Kuru Mülkiyet) devlete aitti. Tasarruf (Kullanım Hakkı) çiftçiye/halka aitti. Kişi, toprağı ekip biçerdi ama onu satamaz, vakfedemez veya miras yoluyla (devletin izni dışında) devredemezdi. Toprak "Beytülmal" idi sahibi kamu hazinesi idi.

  • İnalcık, Osmanlı toprak düzeninin temelinin "Çift-Hane" sistemi olduğunu vurgular. Toprağın mülkiyeti (rakabe) devlete, kullanım hakkı (tasarruf) köylüye aittir. İnalcık'ın tespitiyle; bu sistemde toprak bir "meta" değil, "kamusal bir üretim aracı"dır. (Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi)

1858 Arazi Kanunnamesi ve "Özelleştirme" Operasyonu: Modern anlamda özel mülkiyetin kapısı 1858’de açıldı. Bu, Osmanlı’nın Batı’ya (liberal ekonomiye) entegre olma ve vergi toplama çabasının bir sonucuydu. Bu kanunla birlikte, miri araziler yavaş yavaş "mülk arazi"ye dönüşmeye başladı. 1876 Mecelle ile mülkiyet hakkı "mutlaklık" kazandı. Bu dönüşüm halkın refahı için değil, devletin borçlarını ödemek ve yerel eşrafı (ayanları) sisteme bağlamak için yapılmış bir "zorunlu tasfiye" idi.

  • İslamoğlu, 1858 Arazi Kanunnamesi’nin bir "özgürleşme" değil, devletin vergi toplamak için mülkiyeti tescil etme (merkezileşme) çabası olduğunu savunur. Bu, toprağın "piyasalaşmasının" ilk adımıdır. (Huri İslamoğlu, Osmanlı İmparatorluğu'nda Devlet ve Köylü)

İslam Hukukunda Toprak Mülkiyeti Nasıldır?

İslam Hukukunda mülkiyet: "Mülk Allah'ındır." İslam felsefesinde (ve Gazali gibi düşünürlerde) mülkiyet "Emanet" kavramıyla açıklanır.  Mülkün asıl sahibi Allah olduğuna göre, insan o mülkü ancak "kamu yararına" (Maslaha) uygun kullanmak şartıyla elinde tutabilir. Eğer mülk sahibi, mülkünü toplumun zararına kullanıyorsa (örneğin rant için boş tutuyor veya adaletsiz paylaşıyorsa), "emanete hıyanet" etmiş sayılır ve kamu (devlet) buna müdahale etme yetkisine sahiptir. İslami hukuk mantığı, mülkiyeti "emek" ve "kamu yararı" ile sınırlar.  

  • Topçu, mülkiyetin "çalışmadan elde edilen kazanç" (rant) haline gelmesini İslam ahlakına aykırı bulur. "Toprak Allah'ındır" tezi üzerinden, toprağın sadece üzerinde emek harcayanın hakkı olduğunu savunur. (Nurettin Topçu, İslam ve İnsan / Ahlak Nizamı)

Cumhuriyet Döneminde Toprak Mülkiyeti Nasıl Kuruldu?

1927 Tapu Kanunu, Cumhuriyet’in Devraldığı Miras. Cumhuriyet, Osmanlı’nın son dönemindeki bu karmaşık ve "mülkleşmiş" yapıyı 1927 Tapu Kanunu ile tescil etti. Cumhuriyet devrimleri birçok alanda radikal kopuşlar yaşatırken, mülkiyet konusunda Osmanlı’nın son dönemindeki "liberalleşme" eğilimini (biraz da mecburiyetten) devam ettirdi. Bugün 'ulusal değer' olarak savunulan tapu rejimi, aslında İmparatorluğun çöküş döneminde Batılı alacaklıları memnun etmek için icat edilen bir mülkiyet transferinin sonucudur.

  • Keyder, Cumhuriyet’in 1927 Tapu Kanunu ve 1934 Kadastro Kanunu ile Osmanlı'dan devraldığı "zilyetlik" (kullanıma dayalı hak) sistemini, Batılı anlamda "mülkiyete" dönüştürerek kırsal ve kentsel burjuvaziyi nasıl konsolide ettiğini anlatır. (Çağlar Keyder, Türkiye'de Devlet ve Sınıflar)

Anayasa ve Toprak Hukuku

Anayasa’nın 35. maddesindeki mülkiyet hakkı, sanki gökten inmiş mutlak bir kural gibi savunulmaktadır. Oysa tarihsel gerçeklik; 1858 Arazi Kanunnamesi'ne kadar bu toprakların %90'ının kamuya ait olduğunu, İslam hukukunun 'ihya' (emek) ilkesiyle rantı dışladığını ve mülkiyetin ancak 'sosyal bir emanet' (emanetullah) olarak görülebileceğini kanıtlar. Bugün rantın mülkiyet üzerinden şahsileştirilmesi, ne tarihsel geleneğimize ne de inanç sistemine uygundur; bu, sadece 19. yüzyılın mülkiyet fetişizminin bir kalıntısıdır.

Mümtaz Soysal'ın "Anayasanın Anlamı" kitabında Türkiye’de anayasa hukukunun sadece bir "metin" değil, bir "toplum sözleşmesi" ve "sınıfsal bir denge" olduğunu etraflıca anlatır.  Mümtaz Soysal, mülkiyetin sadece bireyin dilediği gibi kullanacağı bir "özgürlük" alanı olmadığını savunur. Anayasa’nın 35. maddesindeki "Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz" ifadesini çok radikal bir yerden okur.  Soysal’a göre: Mülkiyet sahibi olmak, topluma karşı bir "sosyal ödev" (Soziale Verpflichtung) yüklenmektir. Yani mülkiyet hakkı, ancak toplumun çıkarlarına hizmet ettiği sürece meşrudur.

Soysal, mülkiyet hakkını savunurken çok kritik bir ayrım yapar. Soysal’a göre: İnsanın kendi emeğiyle edindiği, içinde yaşadığı veya bizzat işlediği mülkiyet (küçük mülkiyet) ile; sadece spekülasyon, rant ve sermaye birikimi için kullanılan mülkiyet (büyük/atıl mülkiyet) aynı korumaya tabi olmamalıdır.

Devlet, vatandaşın "başını sokacağı evi" korumakla yükümlüdür (Sosyal Devlet); ancak "parsel bazlı rant bekleyen arsayı" kısıtlamak, Anayasa'nın ruhuna uygundur.

Soysal’a göre kamu yararı, mülkiyet hakkına sonradan eklenen bir "kısıtlama" değildir; mülkiyet hakkının içsel bir sınırıdır. "Mülkiyet hakkı, kamu yararı denilen denizdeki bir ada gibidir. Adanın sınırlarını deniz (kamu yararı) belirler. Deniz yükselirse ada küçülür; bu mülkiyetin gaspı değil, denizin (kamu yararının) doğal genişlemesidir."

Türkiye’de mülkiyetin mutlaklığına inananlar, Anayasa’yı eksik okumaktadır. Mümtaz Soysal’ın vurguladığı gibi, mülkiyet ancak bir 'sosyal ödev' olarak var olabilir. İmar haklarının kamunun elinde toplanması, mülkiyeti yok etmek değil, onu anayasal ödevine (toplum yararına) davet etmektir. Soysal'ın emek ve ranta dayalı mülkiyet ayrımı, bizim önerdiğimiz 'barınma hakkı muafiyeti'nin anayasal dayanağıdır. Devlet, emeğiyle evini yapanı korumalı, ama toprağı bir finansal spekülasyon aracına dönüştürenin rantını toplumsallaştırmalıdır."

Anayasa Mahkemesi (AYM) arşivi, özellikle 1961 Anayasası’nın getirdiği "Sosyal Devlet" ilkesiyle şekillenen, mülkiyetin "mutlaklığını" kamu yararı adına sarsan çok kıymetli kararlarla doludur.

Kıyı Kararları: (E.1986/6, K.1986/20 (25.2.1986) ve E.1990/23, K.1991/29 (18.9.1991))

Kıyılar, Türkiye hukukunda mülkiyetin en net şekilde "toplumsallaştığı" alanlardır. AYM, kıyılarda özel mülkiyeti reddederken "doğal ve müşterek kaynak" mantığını kullanır. AYM, kıyıların "devletin hüküm ve tasarrufu altında" olduğunu, buraların özel mülkiyete konu olamayacağını ve "herkesin eşitlik ve serbestlikle yararlanmasına" açık olması gerektiğini vurgular.

Gerekçe: "Kıyılar, doğası gereği kamu malıdır. Kamu yararı, bireysel mülkiyet beklentisinden üstündür. Kıyıda yapılacak herhangi bir yapı, toplumun bu kaynaktan yararlanmasını engellediği anda anayasaya aykırı hale gelir."

Kamulaştırma ve "Piyasa Değeri" Tartışması (E.1971/31, K.1971/58 (21.10.1971))

Eski kararlarında AYM, kamulaştırma bedelinin "piyasa rayici" yerine "gerçek değer" (sosyal dengeyi gözeten değer) üzerinden hesaplanabileceğine dair kapılar açmıştır. 1961 Anayasası dönemindeki bu karar, kamulaştırmada ödenecek bedelin her zaman "piyasa fiyatı" olmak zorunda olmadığını tartışır. AYM, tarım arazisinin değerini "üretim kapasitesi" üzerinden görür, "potansiyel imar rantı" üzerinden değil.

"Mülkiyet hakkı, sahibine sadece yetki değil, aynı zamanda ödevler de yükler. Toplumun genel refahı için yapılan kamulaştırmalarda, bireyin aşırı zenginleşmesine yol açacak 'spekülatif rantlar' kamu tarafından ödenmek zorunda değildir." "Kamulaştırma bedeli veya kısıtlılık durumlarında, arazinin 'ileride kazanabileceği' spekülatif değerler dikkate alınamaz. Toprak, fiilen hangi amaçla kullanılıyorsa değeri odur."

Tarım Arazilerinin Korunması: (E.1988/34, K.1989/26 (22.6.1989))

AYM, toprağın verimliliğini ve korunmasını, mülk sahibinin "istediğimi yaparım" iradesinin üzerinde tutmuştur. Tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının yasaklanmasını mülkiyet hakkına aykırı bulmamıştır. AYM, toprağı herhangi bir taşınır maldan (araba, eşya vb.) ayırır.

"Toprak, sınırlı ve yenilenemez bir kaynaktır. Mülkiyet hakkı, bu kaynağın yok edilmesi pahasına kullanılamaz. Devletin toprağı koruma görevi (Md. 44-45), bireyin o toprağı 'arsaya' dönüştürme hakkından önce gelir." "Toprak, insan yaşamının vazgeçilmez temelidir. Yenilenmesi imkânsız olan bu kaynağın korunması, sadece bugünkü kuşağın değil, gelecek kuşakların da yaşam hakkının savunulmasıdır. Bu nedenle, tarım arazisinin mülkiyeti, sahibine o toprağı yok etme veya verimsizleştirme hakkı vermez."

AYM’nin tarım arazilerine ilişkin kararları, sadece birer "yasaklama" metni değil; mülkiyetin doğasına, toprağın sınırlılığına ve gelecek kuşakların hakkına dair yazılmış adeta birer şehircilik manifestosu gibidir.

Anayasa mülkiyetin kamu yararı için sınırlanabileceğini zaten söyler; eksik olan şey, bu sınırlamanın teknik araçları (İngiltere örneği gibi) ve bu araçları işletecek ortak iradeyi oluşturmak.

Kentsel Topraklar ve Belediye

Belediye, kentin çeperindeki tarım arazisini kamulaştırırken 'imar rantını' ödemek zorunda değildir. Ödemesi gereken tek şey, mülk sahibinin o topraktan elde edeceği 'gelecek üretim gelirleri'nin bugünkü değeridir. İmar hakkı mülk sahibine ait olmadığına göre, kamuya ait olan bir şeyi kamu yeniden satın alamaz.

İmar hakkı, planlama kararıyla "yaratılan" bir şeydir, "tescil edilen" bir şey değil.

Bir tarım arazisi imara açıldığında, o toprağın fiziksel hiçbir özelliği değişmez. Değişen tek şey, plancının paftaya çizdiği bir çizgidir. Kamu eliyle (çizgiyle) yaratılan bir değerin (rantın), mülk sahibine "hak" olarak geçmesi rasyonel değildir. İmar hakkı kamunun elinde bir "rezerv" olarak kalmalıdır. Kamu, ihtiyaç duyduğunda bu hakkı mülk sahibine veya geliştiriciye "satabilir" veya "belirli şartlarla (sosyal konut vb.) devredebilir."