1. Giriş: Bir Başarısızlık Anlatısının Sınırları

Türkiye planlama yazınında Ankara, neredeyse bir ders kitabı vakası gibi anlatılır. Anlatının kalıbı bellidir: Cumhuriyet, yeni başkentini büyük umutlarla planlatmış, ancak plancılar kentin önündeki göç dalgasını, nüfus patlamasını ve hızlı kentleşmeyi öngörememiş; her plan, henüz mürekkebi kurumadan gerçeğin gerisinde kalmış; sonuçta iyi niyetli ama öngörüsüz bir planlama, kontrolden çıkan bir kente yenik düşmüştür. Bu anlatıda anahtar sözcük öngörüsüzlüktür: Nüfus yanlış kestirilmiş, göç hesaplanamamış, zaman yakalanamamıştır.

Bu çalışma, söz konusu anlatının teknik olarak doğru ama analitik olarak boş olduğunu öne sürer. Öngörüsüzlük açıklaması, plancıyı bir teknik kusurun faili olarak konumlar; teknik kusur ise tanımı gereği telafi edilebilir bir şeydir. Daha iyi nüfus projeksiyonları, daha esnek senaryolar, daha güçlü bir uygulama iradesi varsayıldığında plan kurtarılabilirmiş gibi görünür. Oysa Ankara'nın planlama tarihine kurucu plandan bakıldığında çok farklı bir resim belirir: planlar nüfusu yanlış kestirdikleri için değil, belirli bir nüfusu hiç öznesi saymadıkları için “başarısız” göründü. Daha açık bir deyişle, Ankara planları başarısız olmadı; kimin için yapıldıysa onun için başarılı oldu. Geri kalan herkes “plansız” sayıldı.

Bu yeniden okuma için en verimli kavramsal kaynak, ilk bakışta Türkiye için uzak görünebilecek bir alandır: sömürge kenti ve çift kent yazını. Sömürge başkentlerinin morfolojisi, yöneten azınlık ile yönetilen çoğunluğun mekânsal olarak ayrıştırıldığı, planın yalnızca yönetici kenti kapsadığı, yerli kentin ise planın öznesi değil sorunu sayıldığı bir yapıyı betimler. Ankara'nın kuruluş planlarında bu morfolojinin neredeyse birebir karşılığı görülür. Ne var ki Ankara bir sömürge kenti değildir; arkasında ondan rant devşiren bir metropol yoktur. Bu yüzden çalışmanın temel kavramsal hamlesi şudur: Sömürge kenti yazınını betimleyici bir mercek olarak kullanmak, ancak açıklayıcı değişkeni sömürgecilikten, yani uluslar arası bir tahakküm ilişkisinden çıkarıp ulus içi bir sınıf ve statü ilişkisine, yani elitizme taşımak. Ankara bir sömürge kenti değil, bir elit kentidir ve sömürge kentinin çift yapısı, burada ulusun içindeki yeni elit ile mülksüz çoğunluk arasında yeniden üretilmiştir.

Yazıda bu üç katmana geçmeden önce ise, çözümlemenin gerekli bir öncülü kurulur: Elitin mülk tabanının kökenindeki mülksüzleştirme, yani çift kentin tarihöncesi. Çalışma sonra üç katmanda ilerler. Birinci katman kuruluş anıdır: Kentin kurucu planlarının (Lörcher, Jansen) müşterisinin mevcut Ankaralı değil, kurulmakta olan bir Cumhuriyet'in yeni eliti olduğu gösterilir. İkinci katman plancının konumudur: Yarışmalarla ithal edilen uzmanın, halkın ne istediğini değil ne yapması gerektiğini bilen bir özne olarak kurgulanışı incelenir. Üçüncü ve en belirleyici katman, başarısızlık anlatısının kendisidir: Göçmen ve gecekondulu nüfusun neden “fazla” ve “plansız” sayıldığı, ıslah imar planlarıyla nasıl ancak geç ve ikincil biçimde ilhak edildiği ele alınır. Sonuçta öngörüsüzlük özeleştirisinin, paradigma değişimini engelleyen bir savunma mekanizması olduğu ileri sürülür.

2. Sömürge Kentinden Elit Kentine: Kavramsal Çerçeve

2.1. Çift kent ve sömürge planlamasının morfolojisi

Sömürge kenti üzerine kurumsallaşmış yazın, planlamanın masum bir teknik faaliyet değil, bir tahakküm aygıtı olduğunu gösteren en açık örneklerden birini sunar. King (1976), sömürge kentlerinin mekânsal düzeninin doğrudan kolonyal toplumsal yapının bir izdüşümü olduğunu; planlamanın, yöneten ile yönetilen arasındaki mesafeyi fiziki mekâna tercüme ettiğini ortaya koyar. Abu-Lughod'un (1980) Rabat çözümlemesinde bu, açıkça bir kentsel ırkçılık (apartheid) olarak adlandırılır: Fransız yönetici kenti planlı, bakımlı, düşük yoğunluklu bir çağdaşlık vitrini olarak inşa edilirken, yerli Medina planın dışında, bir “sorun” ya da “geçmiş” olarak bırakılır. Wright (1991) ve Çelik (1997), Fransız sömürge kentçiliğinde tasarımın nasıl bir siyasi araç olduğunu; modern planlama ilkelerinin yerli nüfusu denetlemenin, ayırmanın ve görünmez kılmanın araçlarına dönüştüğünü gösterir. Rabinow (1989) ise bu pratikleri “Fransız modernliği”nin bir laboratuvarı olarak okur: Sömürge, anavatanda uygulanamayan toplumsal mühendislik tahayyüllerinin denendiği bir saha olur.

Bu yazının coğrafi ağırlık merkezi Fransız Kuzey Afrikası'yla sınırlı değildir; sömürge kenti çözümlemesinin en güçlü örnekleri Güney Asya, Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya'dan gelir. Ankara'ya en yakın yapısal koşut hiç kuşkusuz Yeni Delhi'dir. Lutyens ve Baker'ın 1911-1931 arasında tasarladığı bu emperyal başkent, var olan yerli kentin (Şahcihanabad, yani Eski Delhi) yanı başına, ama ona sırtını dönerek, yönetici seçkin için kuruldu; yerli kent ile yönetici kentin (civil lines, cantonment) ayrılığı, tıpkı Eski Ankara ile Yenişehir gibi planın kurucu ilkesiydi (Irving, 1981). Latin Amerika ise hem en derin tarihsel öncülü hem de en güçlü kuramsal aracı sunar: İspanyol sömürge düzeninin hukuken kodlanmış “iki cumhuriyet” (república de españoles ve república de indios) ayrımı, çift kentin atasıdır. Ángel Rama'nın “kâtipler kenti” (la ciudad letrada) kavramı, kenti, iktidar adına düzenleyen okur-yazar bürokratik seçkinin alanı olarak tanımlar; düzenli ve planlı kent, bu seçkinin halk üzerindeki egemenliğinin aracıdır (Rama, 1996). Bu kavram, “elit kenti” çerçevemizin neredeyse birebir karşılığıdır. Güney Afrika'da apartheid kenti, Grup Alanları Yasası'yla (1950) planlı ayrışmanın sınır örneğini kurar (Christopher, 1994); Hollanda Batavia'sından sömürge liman kentlerine uzanan Güneydoğu Asya deneyimi de aynı Avrupalı kent ile yerli kampung ikiliğini taşır (Kusno, 2000). Sömürge sonrası yazının bu örneklerden çıkardığı önemli bir itiraz da vardır: yerli bir seçkinin ya da aracı (komprador) bir katmanın varlığı, ikiliği çoğu zaman bulanıklaştırır; bu yüzden çift kent, katı bir sınır olarak değil, eğilimsel bir ilke olarak okunmalıdır.

Bu morfolojinin kavramsal adı çift kenttir (dual city). Yöneten azınlığın planlı, donatılı, yasal kenti ile yönetilen çoğunluğun plansız, donatısız, çoğu zaman gayrımeşru sayılan kenti yan yana ama ayrı durur. Castells (1989) kavramı enformasyonel kapitalizmin metropollerine taşır; Davis (2006) ise küresel Güney'in gecekondu kuşaklarını bu ikiliğin çağdaş ve devasa biçimi olarak çözümler. Burada kritik bir uyarıyı Marcuse'ün (1989) çift kent eleştirisinden almak gerekir: kent ikiye değil, çoğu zaman daha karmaşık biçimde bölünmüştür; “çift kent” bir betimleme aracı olarak yararlı, ama mekanik bir ikilik olarak yanıltıcı olabilir. Bu uyarıyı akılda tutarak, çift kenti Ankara için katı bir ayrım değil, kurucu bir eğilim ve plan zihniyetinin bir ilkesi olarak kullanacağız.

2.2. Sömürgeden elitizme: açıklayıcı değişkenin yer değiştirmesi

Ankara'yı doğrudan bir sömürge kenti saymak çekici ama savunulamaz bir konumdur. Sömürge kentinde ikiliğin nedeni, dış bir metropolün yerli nüfus üzerindeki egemenliğidir; oysa Ankara, ulusal bir kurtuluş ve kuruluş projesinin başkentidir. Çift kent biçimini sömürgeden devralan ama nedeni dışarıda olmayan bir vakayı açıklamak için, açıklayıcı değişkeni değiştirmek gerekir. Bu noktada iç sömürgecilik (internal colonialism) kavramı bir köprü sunar: Hechter (1975) ve González Casanova (1965), sömürge ilişkisinin biçiminin tek bir ulus-devletin içinde, merkez ile çevre, egemen grup ile bağımlı grup arasında yeniden üretilebileceğini gösterir.

Buradaki ayrımı netleştirmek gerekir: Ankara, bu anlamda bir iç sömürge bile değildir. Söz konusu olan, etnik ya da bölgesel bir tahakküm değil, başkentin kendi içinde yeni bir elit ile mülksüz (ötekiler, yerliler) çoğunluk arasındaki sınıfsal ve statüye dayalı bir ayrımdır. Bu nedenle çalışma, sömürge kentinin morfolojisini (çift kent, plancının konumu, yerli nüfusun “fazla” sayılması) ödünç alırken, açıklayıcı kategoriyi sömürgecilik ya da iç sömürgecilik değil, elitizm olarak belirler. Elitizm burada ahlaki bir suçlama değil, yapısal bir tanımdır: Planın öznesinin baştan belirli bir toplumsal kesim, yani kurulmakta olan devletin memur, asker, aydın ve yeni mülk sahibi katmanları olarak tanımlanması; geri kalan nüfusun ise planın öznesi değil, olsa olsa bir kısıtı ya da sorunu sayılmasıdır.

Bu “geri kalan nüfus”, çalışma boyunca geniş tanımlı bir “mülksüz” kavramıyla anılır; kavramı baştan açmak, eleştirel bir okurun onu muğlak bulma itirazını da karşılar. Kavram, tarihsel olarak farklı kümeleri tek bir yapısal konumda birleştirir: Kuruluş döneminde mülksüzleştirilen gayrimüslimler (mülkü zorla elinden alınanlar), başkent kurulurken ötekileştirilen eski Ankaralı yerliler ve sonraki kuşaklarda kente gelen, mülkten ve alım gücünden yoksun göçmenler. Bunları birleştiren, mülkiyetlerinin azlığı ya da yokluğu değil (kimi mülk sahibiydi, kimi değildi), planın öznesi sayılmamalarıdır. Dolayısıyla buradaki “mülksüz”, mülkün hukuki yokluğunu değil, plan karşısındaki konumsuzluğu adlandıran yapısal bir kategoridir. Metnin değişik yerlerinde kavram, bağlama göre bu kümelerden birine ya da hepsine birden gönderir; ortak payda, hepsinin elitin kentinde özne değil, kısıt sayılmasıdır.

2.3. Yüksek-modernist plan ve “görmek” sorunu

Bu çerçeveyi tamamlayan iki kaynak, vakayı sömürge dışı bağlama oturtmakta özellikle yararlıdır. Birincisi Holston'ın (1989) Brasília çözümlemesidir. Brasília, var olan bir kentin değil, kurulmakta olan bir geleceğin başkenti olarak, çağdaş ve ideal bir yurttaş için sıfırdan tasarlandı. Ne var ki kenti fiilen inşa eden işçiler, planın öngörmediği uydu kentlere yerleşti; zamanla “gerçek” kent, planın dışındaki bu çeperde oluştu. Holston bunu modernist planın paradoksu olarak okur: Plan ne kadar eksiksiz bir gelecek tahayyül ederse, bugünün gerçek insanını o kadar dışarıda bırakır. Brasília ile Ankara arasındaki koşutluk dikkat çekicidir; her ikisi de halka rağmen, halk için kurulan başkentlerdir.

İkincisi, bu çalışmanın en güçlü teorik aracı olduğunu düşündüğüm Scott'ın (1998) devlet gibi görmek kavramıdır. Scott, yüksek-modernist devletin nüfusu ve mekânı ancak okunabilir (legible) kıldığı ölçüde yönetebildiğini; okunamayan, kategorilere sığmayan toplumsal gerçekliğin ise basitleştirildiğini, görmezden gelindiğini ya da zorla biçimlendirildiğini gösterir. Ankara vakasına uyarlandığında bu kavram önemli bir incelik kazanır: göçmen ve gecekondulu nüfus, plan tarafından okunamadığı için değil, planın okunabilirlik şemasının öznesi sayılmadığı için görünmez kalır. Plan, kendi tanımladığı çağdaş yurttaşı ve onun mülkünü görür; tanımının dışında kalan herkesi “fazla” olarak kaydeder. Görmemek, bir teknik yetersizlik değil, planın kurucu ilkesidir.

3. Çift Kentin Tarihöncesi: Mülksüzleştirmeyle Kurulan Mülk Tabanı

Elitin kenti boşlukta kurulmadı. Lörcher'in 1924-25 ikiliğine gelmeden önce sorulması gereken bir soru vardır: Yenişehir'in üzerinde yükseleceği mülk ve sermaye tabanı nasıl oluştu? Bu tabanın kökeninde, kurucu plandan öncesine uzanan bir mülksüzleştirme yatar. Başkentin yeni eliti, mülkünü sıfırdan üretmedi; önemli ölçüde, kentten ve ülkeden zorla çıkarılan nüfusların mülklerinin el değiştirmesiyle edindi. Çift kentin morfolojisini çözümlemeden önce, o kentin maddi temelinin nasıl biriktiğini görmek gerekir.

1915 Ermeni tehciri ve Lozan sonrası Rum mübadelesiyle boşalan taşınmazlar, hukuken “emval-i metruke”, yani terk edilmiş mallar olarak kayda geçti ve bir dizi tasfiye yasasıyla yeniden dağıtıldı; bu süreç 1920'lerin sonuna dek sürdü. Onaran (2010), belgelerle, bu el koymanın ulus-devletin kuruluşunun maddi temellerinden biri olduğunu ve yeni bir burjuvazinin oluşturulmasında doğrudan bir araç işlevi gördüğünü gösterir; Üngör ve Polatel (2011) aynı süreci, Ermeni mülklerinin tasfiyesi ve devralınması olarak çözümler. Burada hukuki kategori başlı başına anlamlıdır: “terk edilmiş mal” ifadesi, mülk sahibinin zorla çıkarıldığı bir şiddeti, sahibinin gönüllü ayrılışı gibi sunar. Yani kategori, hem mülksüzleştirilen nüfusu (mülkü zorla elinden alınan gayrimüslim sahipler) hem de onu mülksüzleştiren edimi kayıttan düşürür. Scott'ın diliyle, devletin sınıflandırma şeması, görmek istemediğini görünmez kılan bir okunabilirlik aygıtıdır.

Bu sürecin plancılarca bilinmediği düşünülemez. Fehmi Yavuz, Kentsel Topraklar'da (1980) emval-i metruke ve tasfiye yasalarının asıl olarak 1915 Ermeni tehciriyle bağlantılı olduğunu açıkça kaydeder. Dahası, Birinci Dünya Savaşı sırasında ülkeden ayrılan Ermeni, Rum ve saray mensuplarına ait çiftliklerin, nüfuzlu kişilerce geniş ölçüde sahiplenilip işletildiğini, herkesçe bilinen sıradan bir olgu olarak anar. Bir başka deyişle, mülk tabanının bir mülksüzleştirmeden devralındığı, dönemin uzmanı için gizli değil, bilinen bir gerçekti.

Ankara ölçeğinde bu devralma, kentin toplumsal dokusuna da kazınır. Şenol Cantek (2003), başkent olma sürecinde “yeni/zoraki Ankaralılar” ile kentin eski yerlileri arasındaki karşılıklı yabancılığı sözlü tarihe dayanarak gösterir: Yeni gelen kurucu seçkinler eski halkı taşralı ve yabani görür, yerliler ise onları dışarlıklı ve yabancı sayar; Ankara, “halkı vatandaşa dönüştürme” projesinin sahnesi olur. Bu sosyolojik ikilik, mülkiyet düzeyindeki devralmayla iç içedir. Tikel ama simgesel bir örnek olarak, yeni burjuvazinin öncü figürü Vehbi Koç'un Keçiören'deki köşkünün, 1915'te kentten ayrılan bir Ermeni ailesinden boşalan mülk olduğu aktarılır; aynı Koç'un serveti de başkentin 1923 sonrası imar ekonomisinden ve devlet-sermaye ilişkisinden beslenmiştir. Rant yoluyla servet yaratmanın kökeninde, başkent Ankara durur.

Mülk tabanı bir kez oluştuktan sonra, başkentin imarı bu tabanın değerlenmesine sahne oldu. Yavuz, Ankara'daki imar sürecini değerlendirirken, uzun yıllar İmar Komisyonu Başkanlığı yapmış Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya'sına (1969) tanıklık olarak başvurur. Atay'ın aktardığı tablo açıktır: arsaların önemli bölümü spekülatörlerin eline geçmiştir; nitekim Atay, çok sayıda arsanın “spekülasyoncuların eline geçmiş” olduğunu yazar. Ankara'da nüfuz ticaretinin ilk kaynağı, ucuza arsa alıp oraya bir kamu yapısı çektirerek değerlendirmektir. Devlet, kamu yapıları ve binlerce memur konutu için kamulaştırmaya giderken, Yenişehir toprağı memurlara, yani yeni elite, son derece düşük bedellerle dağıtılır. Kentsel kaynağın akış yönü tek yanlıdır: eski kentten ve mülksüzleştirilmiş nüfuslardan, yeni kente ve yeni elite doğru.

Burada plancı geleneğinin kendi diline dikkat etmek gerekir. Yavuz bütün bu olup biteni “Ankara'da imar yolsuzlukları” başlığı altında toplar; Atay ise rejimin, köklü devrimleri başaracak kadar güçlü olduğu halde, bir şehir planını spekülasyona karşı uygulayacak kadar güçlü bir yönetim kuramadığını söyler. Her iki çerçeve de olguyu bir sapma olarak kodlar: Yolsuzluk giderilebilir bir ahlaki kusur, güçsüzlük telafi edilebilir bir irade eksikliğidir. Bizim okumamız tam burada ayrışır. Eski kentlinin ve mülksüzleştirilen nüfusların kaynaklarının yeni elite akışı, elitin kentinin bir yolsuzluğu değil, kurucu mantığıdır. Mülksüzleştirme ve rant temellükü, planın arızası değil, işlevidir. Tıpkı izleyen bölümlerde göreceğimiz “öngörüsüzlük” söyleminin plancıyı koruması gibi, “yolsuzluk” söylemi de paradigmayı korur: Yapısal olanı arızi olana indirger. Plancılar gördü (Yavuz bunu titizlikle belgeledi); ama gördüğünü, paradigmanın doğası olarak değil, onun istisnası olarak kaydetti.

4. Kuruluş Anı: Eski Ankara / Yenişehir İkiliği

Ankara'nın çift kent yapısı, sonradan ortaya çıkan bir sapma değil, kurucu plana harfiyen yazılı bir ilkedir. Cengizkan'ın (2004) arşiv çalışmasıyla netleştirdiği üzere, kentin ilk planı, yıllarca küçümsendiği gibi basit bir kroki ya da kadastral altlık değil, 1923-1929 arasındaki yapılaşmayı belirleyen gerçek bir plandır. Berlinli mimar Carl Christoph Lörcher tarafından hazırlanan bu plan iki adımda kurulur: 1924'te Kale ve çevresini, yani Eski Ankara'yı; 1925'te ise Sıhhiye ve çevresini, yani Yeni Şehir'i ele alır. Planın kendi ana teması, bu ikiliği şaşırtıcı bir açıklıkla dile getirir: Eski Ankara'nın Dönüşü ve Yeni Şehir'in Kuruluşu. Kentin kurucu belgesi, daha ilk cümlesinde kenti ikiye böler.

Bu ikilik salt mekânsal değil, öznesel bir ikiliktir. Yeni Şehir, kurulmakta olan Cumhuriyet'in yeni elitinin kentidir: Memurun, askerin, aydının, yabancı diplomatın ve yeni burjuvazinin. Eski Ankara ise, 1917 yangınında üçte biri yok olmuş, kentsel iyileştirme alanı olarak tanımlanmış, yani planın özne değil nesne saydığı bir alandır. Yenişehir kurulacak yeni hayatı temsil ederken, Eski Ankara geçmişi, aşılması gerekeni, en iyi ihtimalle iyileştirilecek bir sorunu temsil eder. Buradaki dil, sömürge kentinin diliyle neredeyse aynıdır: bir yanda kurulacak çağdaş kent, öbür yanda dönüştürülecek, denetlenecek, hizaya getirilecek mevcut doku.

Lörcher planını izleyen ve onun ilkelerini büyük ölçüde sürdüren Jansen Planı (1932), bu yapıyı kurumsallaştırır. 1927-1928 yarışmasıyla elde edilen plan, Ulus ve Gar çevresini kentin merkezi iş alanı olarak tanımlar; Türkiye Büyük Millet Meclisi, Postane, Maliye ve Adliye gibi kurumların buraya yerleşmesiyle yeni devletin temsil mekânı kurulur. Tankut'un (1993) gösterdiği gibi, 1929-1939 arasında Ankara'nın imarı, bir başkentin değil, bir rejimin kendini görünür kıldığı sahnenin imarıdır. Plan, çağdaş, sağlıklı, düzenli bir yaşamın mekânını kurar; ancak bu yaşamın öznesi, halihazırda Ankara'da yaşayan nüfus değil, kurulmakta olan devletin temsil ettiği ve özlediği yeni yurttaştır.

Burada kitabımın temel tezine doğrudan bağlanan bir nokta vardır. Lörcher planının dağıtım biçimi tesadüfi değildir: plan, 1 Mayıs 1925 tarihli 583 sayılı kamulaştırma yasasının eki olarak yürürlüğe girer. Yani Ankara'nın kurucu planı, en başından bir mülkiyet düzenleme aygıtı olarak doğar. Plan, kenti kurmadan önce toprağı kurar; mekânı düzenlemeden önce mülkiyeti yeniden dağıtır. Bu, Türkiye planlamasının daha doğum anında, kentten çok mülkü, mekândan çok toprağı düzenleyen bir pratik olarak biçimlendiğinin en açık kanıtıdır. Ankara'nın imar planı, bir kent tasavvuru olmadan önce bir mülkiyet rejimidir.

5. Plancının Konumu: Halk İçin, Halka Rağmen

Sömürge planlamasının ayırt edici özelliklerinden biri, plancının konumudur. Sömürge kentinde plancı, halkın ne istediğini öğrenip aktaran biri değil, yerli halk için ama yerli halk olmadan, hatta çoğu zaman ona rağmen karar veren bir uzmandır. Ankara'nın kurucu plancılarının konumu tam da budur. Lörcher ve Jansen Alman uzmanlardır; yarışmalarla, uluslar arası bir uzmanlık ağından ithal edilirler. Bilsel'in (2010) gösterdiği gibi, Cumhuriyet'in kent inşası baştan itibaren uluslar arası yarışma ve uzmanlık deneyimine yaslanır. Bu, dönemin koşullarında anlaşılır bir tercihtir; ancak yapısal bir sonucu vardır: planı yapan uzman, planladığı nüfusu tanımaz, onunla bir toplumsal bağı yoktur ve planın muhatabını yerinde nüfusta değil, devletin temsil ettiği soyut ve gelecekteki yurttaşta bulur.

Bu konumun Türkiye yazınındaki en erken ve en keskin eleştirisi Fehmi Yavuz'a aittir. Yavuz (1952), Ankara'nın imarını değerlendirirken, planlamanın kentin gerçek toplumsal ihtiyaçlarından kopuk, biçimci ve uygulamadan yoksun bir pratiğe dönüşme eğilimini daha o tarihte saptamıştır. Yavuz'un açtığı bu damar, Keleş'in (2010) kentleşme politikası çözümlemelerinde sürdürülür: planlama, toplumsal süreçleri yönlendiren bir kamusal irade olmaktan çok, çoğu zaman gerçekleşmiş olanı sonradan onaylayan ya da rant dağıtımını düzenleyen bir araca dönüşmüştür. Yavuz'un erken uyarısının özgün yanı, sorunu bir uygulama eksikliği olarak değil, planlama anlayışının kendisinde yatan bir kusur olarak görmesidir.

Tekeli'nin (2009) Türkiye'nin kent planlama tarihi üzerine çözümlemeleri, bu uzman konumunu daha geniş bir çerçeveye oturtur: Türkiye'de planlama, modernite projesinin bir aracı olarak, toplumu yukarıdan dönüştürme iradesinin mekânsal kolu olarak kurumsallaşmıştır. Bu çerçevede plancı, toplumun mevcut tercihlerini değil, olması gereken çağdaş toplumu temsil eder. Ankara bağlamında bu, somut bir sonuç doğurur: Plan, mevcut Ankaralının evini, mahallesini, geçim biçimini bir veri olarak değil, dönüştürülecek bir geri kalmışlık olarak görür. Plancının iyi niyeti tartışma konusu değildir; tartışma konusu, bu iyi niyetin kimin için, kime rağmen seferber edildiğidir.

6. Plansız Sayılan: Göçmen, Gecekondu ve Mülksüz

Argümanın en belirleyici katmanı, kentin büyümesinin nasıl anlatıldığıyla ilgilidir. 1954 yarışmasıyla elde edilen ve 1957'de onaylanan Yücel-Uybadın Planı, yaklaşık 2000'li yıllar için 750.000 kişilik bir nüfus öngörmüştü. Bu öngörüye daha 1965'te ulaşıldı. Standart anlatı bunu öngörüsüzlüğün kanıtı sayar: plancı nüfusu kestirememiş, göç dalgasını hesaplayamamıştır. Oysa aynı veriye elitizm çerçevesinden bakıldığında bambaşka bir şey görülür. Plan, gelen göçmen kitleyi hesaplayamadığı için değil, onu öznesi saymadığı için “görmedi”. Köyden kente gelen mülksüz göçmen (kentsel mülkten ve alım gücünden yoksun yeni yerleşik), planın çağdaş yurttaş tanımına sığmadığı için plana göre bir “fazla”dır; tıpkı sömürge kentinin yerli kalabalığının yönetici kente göre bir fazla, bir taşma sayılması gibi.

Bu fazlanın mekânsal biçimi gecekondudur. Şenyapılı'nın (2004) gösterdiği gibi, Ankara'da gecekondu, plansızlığın değil, planın dışında bırakılmışlığın ürünüdür. Kenti fiilen kuran, devlet dairelerini, yolları, konutları inşa eden emek, planın kendisine yer ayırmadığı çeperlere yerleşti. Tıpkı Brasília'nın candango işçilerinin uydu kentlere taşması gibi, Ankara'nın işçisi ve göçmeni de planın görmediği yamaçlara kuruldu. Buradaki kritik nokta şudur: Gecekondu, planın başarısızlığının kanıtı değil, planın kimi öznesi saymadığının kanıtıdır. Plan, mülkü olanın kentini düzenledi; mülksüzün kendi eliyle kurduğu kent ise, en iyi ihtimalle sonradan ilhak edilecek bir gerçeklik olarak kaldı.

Bu geç ilhakın hukuki adı ıslah imar planıdır. Gecekondunun, kurulup yerleştikten yıllar sonra, planlı kente sonradan ve ikincil bir statüyle dahil edilmesi; mülksüzün ürettiği mekânın, ancak bir mülkiyet ve imar hakkı sorununa dönüştürüldükten sonra plan diliyle tanınması, elitist planlamanın işleyiş biçimini özetler. Mülksüz, plana özne olarak değil, ancak bir mülkiyet meselesi haline geldiğinde, yani planın asıl dili olan mülk diline tercüme edildiğinde girer. 1990 Nazım Planı döneminde, sayısız plan değişikliği, çevre otoyolu kararları ve ıslah imar planları nazım planı tanınmaz hale getirirken (Tekeli ve Ankara üzerine çalışmaların ortaklaşa saptadığı gibi), aslında planlı kent ile fiili kent arasındaki o kurucu açık bir kez daha onaylanmış oldu.

İlginç bir biçimde, 1990 Nazım Planı'nın nüfus öngörüsü, önceki planların aksine büyük ölçüde tutmuştu: 1990 için öngörülen aralığın içinde kalan bir nüfus gerçekleşti. Bu, öngörüsüzlük anlatısının sandığı kadar merkezde olmadığını gösterir. Sorun, projeksiyonun isabeti değildi; sorun, en isabetli projeksiyonun bile mülksüz nüfusu yalnızca bir konut ve donatı talebi olarak, yani bir nicelik olarak gördüğü, onu kentin kurucu öznesi olarak hiç tanımadığıdır. Nüfus doğru kestirildiğinde bile, o nüfusun kim olduğu, planın diline çevrildiğinde bir mülkiyet ve yoğunluk sorununa indirgeniyordu.

7. “Öngörüsüzlük” Söyleminin İdeolojik İşlevi

Buraya kadarki çözümleme, Türkiye planlama yazınının en yerleşik özeleştirisini, yani öngörüsüzlük eleştirisini yeni bir ışık altında görmeyi mümkün kılar. Öngörüsüzlük eleştirisi, ilk bakışta plancıya yöneltilmiş ağır bir suçlamaymış gibi görünür. Oysa daha yakından bakıldığında, bu eleştirinin plancıyı koruyan bir işlev gördüğü anlaşılır. Çünkü öngörüsüzlük teknik bir kusurdur ve teknik kusur telafi edilebilir; daha iyi yöntem, daha güçlü kurum, daha fazla irade ile aşılabilir. Öngörüsüzlük eleştirisi, planlamanın kendi paradigmasını sorgulamaz; yalnızca o paradigmanın daha iyi uygulanmasını ister.

Buna karşılık, bu çalışmanın öne sürdüğü açıklama yapısal bir suçlamadır: Plan, mülksüzü baştan öznesi olarak tanımıyordu. Bu iki açıklama arasındaki fark, bir derece farkı değil, bir tür farkıdır. “Plancı öngöremedi” demek, sistemi olduğu gibi bırakıp failin yeteneğini sorgulamaktır. “Plan, mülksüzü (ötekileştirdiklerini, kapsam dışında bıraktıklarını) özne saymıyordu” demek ise, sistemin kendisini, yani planlama paradigmasını sorgulamak, dolayısıyla bir paradigma değişimi talep etmektir. Birincisi reform çağrısıdır; ikincisi, kitabımın bütününde savunduğum gibi, paradigma değişimi çağrısıdır.

Ankara, bu paradigma değişiminin neden zorunlu olduğunun en açık kanıtıdır. Çünkü Ankara'da plan, istisnai biçimde, devletin tüm gücüyle ve görece bol kaynakla, sıfırdan ve bilinçli olarak yapıldı. Eğer Türkiye planlaması herhangi bir yerde “gerçek” bir plan üretebilseydi, burada üretirdi. Ankara'nın sonucu, bir uygulama zaafının değil, planlama anlayışının kendisinin sonucudur. Plan, en elverişli koşullarda bile, mülkü düzenleyip mülksüzü görünmez kıldı. Öngörüsüzlük anlatısı, tam da bu yapısal gerçeği örtmeye yarar: plancıyı bireysel bir yeteneksizlikle suçlayarak, paradigmanın kendisini sorgudan kaçırır.

8. Sonuç: Elitin Kenti, Mülksüzün Plansızlığı

Ankara, Türkiye planlamasının bir istisnası değil, kurucu örneğidir. Kentin planlama tarihi, sömürge kentinin çift yapısını ulus içi bir biçimde yeniden üretti: Bir yanda kurulan, donatılan, yasallaştırılan elit kenti; öbür yanda planın görmediği, ürettiği halde tanımadığı, ancak geç ve ikincil biçimde ilhak ettiği mülksüz kenti. Kurucu plandaki Eski Ankara / Yenişehir ikiliğinden, gecekondunun ıslah imar planıyla geç tanınmasına uzanan çizgi, tek bir mantığın farklı görünümleridir: plan, belirli bir toplumsal kesimin, yani yeni elitin kentini kurar; geri kalan herkesi “plansız” sayar.

Bu okuma, sömürge kenti yazınını betimleyici bir mercek olarak kullanırken, açıklayıcı kategoriyi bilinçli olarak elitizm olarak belirledi. Ankara bir sömürge kenti değildir; ama elit kentidir. Aradaki fark önemlidir, çünkü sorumluluğu dışarıdaki bir sömürgeciye değil, planlamanın kendi paradigmasına, yani mülkü kentin önüne koyan ve mülksüzü öznesi saymayan bir anlayışa yükler. Scott'ın diliyle, plan mülksüzü okuyamadığı için değil, öznesi saymadığı için görmedi; Holston'ın diliyle, plan ne kadar eksiksiz bir gelecek tasarladıysa, bugünün gerçek insanını o kadar dışarıda bıraktı.

Çağdaş kentsel dönüşüm pratiklerinin, mülksüzü yine bir özne olarak değil, bir mülkiyet ve rant denklemi olarak ele alan çizgisi düşünüldüğünde (bu sürekliliği Türkiye'deki kentsel dönüşüm yazını ayrı ayrı belgeler; örneğin Kuyucu, (2014); Türkün, (2014); Yalçıntan, (2014). Ankara'nın kuruluş mantığının hâlâ sürdüğü görülür. Bu süreklilik, sorunun tek tek plancıların öngörüsünde değil, paradigmanın kendisinde olduğunu doğrular. Ankara'nın dersi açıktır: Türkiye'de planlama, kenti değil mülkü düzenlediği; mülksüzü öznesi değil kısıtı saydığı sürece, en bol kaynakla ve en güçlü iradeyle yapılan plan bile yalnızca elitin kentini kuracak, geri kalan herkesi “plansız” bırakacaktır. Gerçek bir plan, ancak mülksüzü denklemin asıl öznesi olarak yeniden tanımlayan bir paradigma değişimiyle mümkündür.